[Bu yazı, Shingeki no Kyojin mangasının 136. bölümüne kadar olan kısımdan spoiler içermektedir.]

Shingeki no Kyojin’in dünyasını düşündüğümde, aklıma sadece tek bir kelime geliyor: cehennem. İçinden çıkılmaz koşulları ve insanların birbirlerini öldürmeye zorlandığı bir yeri başka ne ifade edebilir? Binlerce, milyonlarca, yüz milyonlarca insanın ölümünü başka ne açıklayabilir? Barışın büyük ihtimalle, belki de tamamen, imkansız olduğu bir dünyayı başka ne ifade edebilir? İşin en kötü yanı da, bu dünyanın yapısı yüzünden bunların kaçınılmaz olması. En kötünün bile ötesine uzanabilen içgörüyse, estetik bir şekilde sunulan bu bağırsak ve kan yağmurunun, bir zamanlar bizim dünyamız olduğunu ve tekrar bu duruma dönebileceğimizi söylüyor.

Shingeki no Kyojin evrenini bir süredir analiz ediyorum ve yakın zamanda bu dünyadaki özgürlük kavramını incelemeye başladım. Güzel bir konu, ilgi çekici bir konu. Ne de olsa özgürlük pek çok insanın değer verdiği bir kavram ve Shingeki no Kyojin içinde temel bir yer kaplıyor. Eren, özgürlüğü düşündüğü zaman kendisine güç geldiğini söylüyor. Aynı şekilde Armin, dış dünyayı düşündüğü zaman titremeyi kesiyor. Eren, seri boyunca, sürekli olarak, özgürlüğün ne kadar önemli olduğundan ve herkesin özgür doğduğundan bahsedip durdu. Peki o zaman, nasıl oluyor da, özgürlüğe bu kadar önem veren ve herkesin özgür olması gerektiğini düşünen birisi bu hale geldi? Neden bu önlenemedi?

Berserk’ten bir kavram ödünç alırsam, bunun sebebi nedenselliktir. Koşullar ve kişilerin yapısı, onları belli şeyler yapma zorluyor. Bundan ‘Shingeki no Kyojin Ne Anlatıyor: Şiddet, İnsan Doğası ve Eren’in Kişiliği’ yazısında bolca bahsettim. Eren’in yaptıklarını yapmasının oldukça fazla sebebi var ve bunlar, özetle, koşulların ve kişiliğinin bir araya gelmesinden oluşmaktadırlar. Linklediğim ilk yazı, detaylarıyla Eren’in kişiliğini açıklıyor ve bu yazıda, onun üstüne kuracağım.

Zorunluluk

[Bertolt neden ölmeleri gerektiğini Armin’e açıkladıktan sonra]
Armin: “Şeytanların neslinden” olduğumuz için mi?
Bertolt: Oh, hayır. Hiçbiriniz yanlış bir şey yapmadı ve şeytan değilsiniz. Sadece, hepinizin ölmesi gerekiyor. Artık yapabileceğiniz bir şey yok.

Bertolt: Hiçbir şey bir fark yaratamazdı. Bu kadar acımasız bir dünyada değil.

Yukarıdaki sahnede, Bertolt, bu dünyanın yapısını oldukça iyi bir şekilde özetliyor. Karşı tarafa hiçbir kin duymasanız bile, kendinizi onları öldürmek zorunda bulabiliyorsunuz. Ne de olsa, Bertolt ve diğer savaşçıların Marley’e elleri boş dönmesinin imkanı yoktu. Yoksa aileleri ve kendileri çok ağır cezalar alacak, belki de saf titan olarak Paradis’e yollanacaklardı. Aynı mantığı, 70. bölümde Eren’de de görüyoruz.

Eren: Acele etmezsek, onlar tekrar gelecek.
Historia: Ne yapmak istiyorsun? Reiner ve Bertolt’u tekrar görürsen ne olacak?
Eren: [Duraksıyor] Onları öldürmek zorundayım.
Historia: Onları öldürmek mi istiyorsun?
Eren: Ben… zorundayım.

Eren, bu noktada Bertolt ve Reiner’e olan nefretini aşmaya başlamış durumda fakat bunu istemese bile, hala onları öldürmek zorunda olduğunu düşünüyor. Başka bir seçeneği olduğunu söylemek de mantıklı olmaz çünkü bir savaş halindeler ve oturup müzakere yapacak bir durumda değiller. Bütün bu koşullara rağmen, Armin, Bertolt ile konuşmayı denemişti ama başarısız olmuştu.

Eren: “Neden?” Cidden mi? Anlamıyor musun? Ben seninle aynıyım. Başka bir seçeneğim yoktu. Sebebi bu.

Yukarıdaki konuşmada, Eren, bir kez daha koşulların onu buna yönlendirdiğini ve bir seçeneği olmadığını söylüyor. Ardından Reiner’e neden surları yıktığını soruyor. Reiner, dünyayı kurtarmak için yollandıkları görevi tamamlamak için gerekli olduğundan bahsediyor. Reiner, Eren’in intikam için geldiğini düşünüyor ve bunu belirtiyor. Oysa Eren bunu dediğini bile unutmuş. Konuşmanın devamı, birkaç açıdan ilgi çekici.

Eren: Doğru. Karşı taraftaki her şeyi düşmanım olarak görüyordum. Ardından buraya geldim. Düşmanımın çatısı altında uyudum ve onlarla aynı yemeği yedim.

Eren: Reiner, ben seninle aynıyım. Elbette, beni sinirlendiren kişiler vardı ama iyi kişiler de vardı. Denizin ötesinde, surların içinde, hepimiz aynıyız.

Eren: Ancak sen… sana surların içindeki herkesin senden farklı olduğu öğretilmişti. Bizim şeytanlar olduğumuz. Surların içinde, kıtada yaşayan Eldialıları ve diğer herkesi tehdit eden şeytanlar olduğu. Siz hala cahil çocuklardınız ve bunların hepsi sizin kafanıza cahil yetişkinler tarafından sokulmuştu. Sadece bir çocuktun. Bununla savaşmak için ne yapabilirdin? Çevrenle. Tarihinle.

Eren: Doğru, değil mi, Reiner? Acı çektin, değil mi? Düşününce, artık bunu anlıyorum.

Reiner: Hayır!! Bunların hepsi yanlış, Eren! Ben… o gün…

Reiner: O gün, Marcel yendiğinde, Annie ve Bertolt görevi iptal etmek istediler… geri dönmek istediler ama… ben… ben onları aksine ikna ettim… onları devam ettirdim… sadece hayatta kalmak istedim ama… aynı zamanda… bir kahraman olmak istedim! Bu yüzden her zaman herkesin abisi gibi de davrandım. İnsanların bana saygı duymasını istedim. Bu…

Reiner: Bu sadece çevrem veya tarih değildi, benim hatamdı. Annen benim yüzümden bir titan tarafından yenildi! Ben… buna artık daha fazla dayanamıyorum… sadece… öldür beni, sana yalvarıyorum. Yok olmak istiyorum…

Eren: Ayağa kalk, Reiner. Ben şimdi anlıyorum.

Eren: Haklıymışım. Ben seninle aynıyım.

Eren: Bence… biz böyle doğmuşuz. Sadece ilerlemeye devam ediyorum.

Yukarıdaki konuşma iki açıdan ilginç.

İlk olarak, Eren kendisini iki açıdan Reiner’le aynı görüyor. Hem koşulların onları bu seçimleri yapmaya zorlamasından ve “bir seçenek olmaması” açısından hem de yaptıkları seçimlerin sadece çevreye veya benzer bir şeye indirgenemez olması açısından. Eren de, Reiner de, elbette yaşadıkları toplumun koşullarından etkilenmişler ve bir şeyleri yapmaya zorlanmışlar. Ancak aynı zamanda, ikisi de, kişilikleri açısından diğer insanlardan farklılar. Bahsi geçen koşullar altında, başkalarının duracağı yerde, kişilikleri yüzünden, devam etmişler. Eren bunun sebebini “böyle doğmuş olmalarına” bağlıyor.

İkinci olarak, Eren kendisini bu “seçeneksizliğe” ve cehenneme bilerek ve isteyerek atmış birisidir. Yukarıdaki konuşmadan bu tek başına anlaşılmayabilir fakat aşağıda kısımla beraber okuyunca, dediğim anlaşılacaktır.

Eren: Buraya geldiğimden beri her gün düşünüyorum. İşler nasıl bu hale geldi? Mahvolmuş zihinler ve bedenler, hiçbir özgürlüğü kalmamış insanlar, kendilerini bile kaybetmiş olan insanlar… nasıl bir insan, eğer sonunun böyle olacağını bilseydi, savaşa gitmek isterdi?

Eren: Ancak… orada bir şey vardı, her zaman… bizi cehenneme iten. Çoğunluğumuz için, bu şey, bizim özgür irademiz değil. Başkaları tarafından veya çevremiz tarafından zorlanıyoruz. Bu yüzden, kendilerini cehenneme itenler, geri kalanımızdan daha farklı bir cehennem görüyorlar. Aynı zamanda bu cehennemin ötesinde bir şey görüyorlar. Belki umuttur. Belki başka bir cehennemdir.

Eren: Hangisi olduğunu bilmiyorum. Bunu bilen yegane kişiler… ilerlemeye devam edenlerdir.

Yukarıdaki konuşma, Eren’in kendisini bu cehenneme bilerek ittiğini ve kendisini özgür birisi olarak gördüğünü ima ediyor. Başka bir deyişle, kendisini sadece çevresinin veya tarihin bir ürünü olarak görmüyor. Bu yüzden, Reiner de, kendisinin sadece çevre ve tarihle açıklanamayacağını söylediğinde “Haklıymışım,”diyor. İkisi de, bilerek kendilerini cehenneme atmış insanlar.

Reiner bunu kahramanlık ve kabullenilmek için yapıyor. Unutmayın, Reiner hem istenmeyen bir Eldialı hem de babası tarafından bile istenmemiş bir çocuktu. Bu yüzden toplum (ve babası) tarafından kabullenilen birisi olmak istiyordu. İşin diğer yanında, annesi sürekli ona kahramanlık hikayeleri anlatarak onu ağır bir şekilde koşulluyordu. Bu faktörler bir araya gelince, sıradan bir insan görevi bırakacakken, Reiner kendisini cehenneme atıyor. Eren’in durumunda, Eren hem yakın çevresini korumak istiyor hem de, her zaman yaptığı gibi, özgürlüğün peşinden gidiyor.

Peki, yukarıda anlatılanlara bakılırsa, Reiner’e gerçekten “böyle doğmuş” denip geçilebilir mi? Bunun cevabı “hayır” oluyor. Yetiştiği koşullar Reiner’ın kahramanlık ve kabullenilme isteklerini açıklıyor. Aynanın diğer tarafında, Eren acaba gerçekten dediği gibi özgür mü?

Öncelikle, Eren’in babası tarafından siyasi bir manipülasyona uğramadığını biliyoruz. Lakin bu, Grisha’nın özgürlük idealini Eren’e geçirmediği anlamına gelmiyor. Grisha için özgürlüğün oldukça önemli bir kavram olduğunu biliyoruz. Eren’i yetiştirirken, onu bu ideali önemseyecek şekilde yetiştirmiş olabilir. Örneğin, aşağıdaki sahneye bakalım.

Eren: Hey, baba, ne zaman bana bodrumu göstereceksin?
Grisha: Bilmiyorum… belki de en önemli şeyi fark ettiğin zaman.
Eren: Ne diyorsun?

Grisha: Eren. Neden dışarı gitmek istiyorsun?
Eren: Bütün hayatımı surların içinde, dışarıda ne olup bittiğinden habersiz bir şekilde geçirme fikrinden nefret ediyorum.

Carla: Bekle… hayatım! Oğluna biraz akıl ver.
Grisha: Carla, kimsenin ne dediği önemli değil. Meraklı bir zihin geri tutulamaz.

Grisha: Eren, eve geldiğimde, sana bodrumda bunca zamandır sır tuttuğum şeyi göstereceğim.

Yukarıdaki konuşmadan, Grisha’nın en önemli şey diye özgürlüğü kastettiğini biliyoruz. Eren surların dışına çıkmak istediğinde, yani özgür olmak istediğinde, en önemli şeyi fark etmiş oluyor ve Grisha onu bunun için ödüllendirmeye karar veriyor. Bu, Eren’i yetiştirirken Grisha’nın özgürlük idealini ödüllendireceğini gösteriyor. Zaten basit bir mantık ile düşünürsek, ebeveynler, yoğunlukla değerlerinin -en azından bir kısmını- çocuklarına geçirir. Bu bir manipülasyon değildir. Ebeveynlerle etkileşim sırasında, çocuklar onlara özenir ve onların doğrularını benimser.

Yukarıdaki mantığın spekülasyon olduğu söylenebilir ve bunu diyen kişi haklı olur. Eren’in tam olarak neden böyle olduğunu bilmiyoruz. Farklı farklı açıklamalar var ve bunların birisi veya tamamı, Eren’in özgürlüğü bu kadar önemsemesinde etkili olabilir. Bununla alakalı, manganın ilk bölümüne şöyle bir dönelim. Aşağıdaki sahnede, Mikasa, Eren’i uykusundan uyandırıyor.

Eren: Mikasa, saçın ne ara bu kadar uzadı?
Mikasa: O kadar derin uyuyordun ki uyandığında hala rüya mı görüyordun?
Eren: Hayır… ama en uzun rüyayı görmüş gibi hissediyorum… neydi o? Şimdi hatırlayamıyorum…
Mikasa: Eren? Neden ağlıyorsun?

Yukarıdaki sahneden, Eren’in “rüyasında” Mikasa’nın kısa saçlı halini gördüğünü öğreniyoruz. Aynı zamanda bir sebepten dolayı ağlıyor. Bu ikisi bir arada ele alınınca, Eren’in geleceği gördüğünü anlıyoruz. Mikasa’nın kısa saçlı olduğu yegane zaman, manganın son kısımlarına denk gelmektedir. Aynı zamanda Dünya Sarsıcı zamanlarında olanlar düşünülürse, Eren’in ağlaması oldukça normal.

Peki Eren bu anıyı nasıl elde etmiş olabilir? İlk olarak, Atak Titanı’nın sahibi olduğu için geleceği görmüş olabilir. Bunun yolunun Zeke’in Eren’i Yollar düzlemine çekmesi yoluyla gerçekleştiğini biliyoruz. Belki de bu güç, titan olmadan önceki haline bile etki ediyordur. Lakin bu durum, Eren’in ağlamasını tam anlamıyla açıklamıyor. İkinci olasılık, Eren’in Kurucu Titan’a sahipken çocukluğuna anı yollamış olmasıdır. Kurucu Titan oldukça güçlü bir şey ve böyle bir şey yapmış olabilir. Hatta Eren’in şu anki çocuk halinin, ilk bölümdeki rüyadaki hali olduğunu söyleyenler bile var. Üçüncü olasılık, Yollar düzleminde bilmediğimiz bir şey yaşanmış olması olabilir. Manganın bitmesine üç bölüm kaldı ve Armin ile Zeke şu an orada bulunuyor. Kalan bölümlerde buna dair bir şey görebiliriz.

Bütün bunlara rağmen, diyelim ki, Eren’in özgürlük idealinin oluşmasında bütün bunların çok bir rolü olmadı. Belki de gerçekten “doğuştan” böyle, yani sosyal ve diğer etmenler çok bir rol oynamadı. Bu Eren’i gerçekten özgür yapar mı?

Pozitif ve Negatif Özgürlük

Stanford Üniversitesi’nin felsefe sözlüğüne baktığımızda, kimi filozoflara göre, felsefede pozitif ve negatif özgürlük diye bir ayrım bulunduğunu görüyoruz (ilk yazıda bahsettiğim, bir tumblr kullanıcısının kendi yaptığı ayrımla aynı değil). Bu ayrıma göre, negatif özgürlük, birisinin sizin istediğiniz şeyin önüne bir engel koymamasıdır. Yani istediğinizi yapmanız engellenmez. Pozitif özgürlük ise bireyin kendi özellikleri üstünde bir hakimiyeti olmasıdır.

Eren’i negatif özgürlük açısından ele aldığımızda, Dünya Sarsıcı planını ve bu uğurda yaptığı şeyleri hem istediğini hem de istemediğini görüyoruz. Bir yandan, kendisini bilerek bu yola atmış. Öte yandan, koşullar onu buna zorlamış. Bu yüzden ne tam anlamıyla özgür ne de tam anlamıyla özgür değil diyebiliyoruz.

Eren’i pozitif özgürlük açısından ele aldığımızda, ünlü filozof Schopenhauer’ın şu lafı akla geliyor.

“İnsan istediğini yapabilir ama istediğini isteyemez.”

Eren, sebebi ne olursa olsun, küçüklüğünden beri özgürlük istemiş ve bu uğurda “ilerlemeye devam etmiş” birisidir. Peki özgürlüğü istemesi gerçekten onun kontrolünde olan bir şey mi?

Kenny: Gördüğüm her bir kişi aynıydı. İçki de olsa, kadınlar da olsa, tanrı bile olsa.

Kenny: Aile, kral, rüyalar, çocuklar, güç…

Kenny: Bir şeyle sarhoş olmadıkları zaman devam edemiyorlardı. Hepsi… bir şeye köleydi.

Yukarıdaki sahne, Schopenhauer’un mantığını tekrarlıyor ve pozitif özgürlüğün varlığını reddediyor. Herkesin bir şeye köle olduğunu söylüyor ve Eren’in davranışları da bu kapsama giriyor. Evet, Eren belli açılardan değişti ama kişiliğinin çekirdek kısımları hep aynı kaldı. Hep özgürlük istedi ve hep bu uğurda savaştı ve ilerlemeye devam etti. Bu amaçla, ötesinde başka bir cehennem mi, yoksa umut mu olduğunu bilmeden, kendisini cehennemin içine attı. Ancak Eren’in ilerlemeye devam edememe gibi bir durumu yoktu.

Bu noktada, Isayama’nın şu röportajını bir kez daha hatırlayalım. Bu röportajda, seride ilk başta The Mist denilen filmin etkisinin olduğunu söylüyor.


“Filmin ortası itibariyle, The Mist’in hikayesi, tipik bir B-seviye film. Ancak filmin sonunda, baş karakterin neyin doğru olduğu hakkındaki derin, içsel inançları onu yozlaştıran şey oluyor ve onu çelişkili bir şekilde davranmaya itiyor. İzleyicinin doğru olduğuna inandığı şey de tersine çevriliyor. Başlarda, bu stili Shingeki no Kyojin’de nasıl taklit edebileceğimi görmek için bayağı bir analiz gerçekleştirdim.”


Röportajın devamında zamanla bakış açısının değiştiğini ve artık daha barışçıl bir sona gittiğini söylüyor ama The Mist’ten aldığı esinlenmenin hala devam ettiği aşikar. Şöyle bir düşünelim.

Eren: Doğduğumuzda, hepimiz özgürüz.

Yukarıdaki sahnenin özetlediği şekilde, Eren, insanların bu dünyaya doğmasının özgür olma hakkı için yeterli olduğunu düşünüyor. Birden fazla kez “Çünkü bu dünyaya doğdum,” cevabını alıyoruz. Lakin Eren aynı zamanda dünyaya “ye veya yenil” olarak özetlenebilecek bir şekilde bakıyor. Bu iki prensipi bir araya geldiğinde, dünya ve arkadaşlarının geleceği arasında seçim yapmak zorunda kaldığında, dünyayı yok etmeyi seçiyor. Ancak bu yine de özgürlük prensipiyle çelişiyor çünkü masumların da özgürlüğünü çalmış oluyor.

Eren: Hiçbirinize aktarmayı planlamıyorum.
Jean: Neden?
Eren: Çünkü siz benim için herkesten daha önemlisiniz. Bu yüzden, uzun hayatlar yaşamanızı istiyorum.

Eren: Sizin dünyanın özgürlüğünü koruma özgürlüğünüz var ve benim ilerlemeye devam etme özgürlüğüm var. İkimiz de sarsılmaz inançlarımıza sahip olduğumuz sürece, çarpışacağız.

Eren: Yapacağımız tek bir şey var. Savaşmak.

İşin diğer yanında, Eren’in kendisini bu cehennemin içine atmış olmasının sebebi, arkadaşlarını korumak istemesidir. Lakin şu an, onları korumak için girdiği savaşta onlarla savaşıyor. Bu, Eren’in prensiplerinin ve davranışlarının en büyük çelişkisidir.

Historia: Ben… Eren… eğer seni durdurmak için gücüm dahilindeki her şeyi yapmazsam, ömrüm boyunca bir daha kafamı dik tutamam.
Eren: Eğer kaldırması senin için çok fazlaysa, Kurucu Titan’ın gücüyle anılarını manipüle edeceğim.

Yukarıdaki sahne, Eren’in bu çelişkisini ve yozlaşmasını yine oldukça açık bir şekilde gösteriyor. Eren, istediği gibi davranmazsa, arkadaşının özgürlüğünü çalacağını ve onu manipüle edeceğini söylüyor.

Cehennem

Bu açılardan bakıldığında, Eren’in kompleks kişiliği daha anlaşılır hale geliyor. Eren, bir anlamda, küçüklüğünden beri böyleydi. Ardından, onu çok uç noktalara götürecek koşulların içine atıldı ve bunun sonucu gördüğümüz olaylar gerçekleşti. Aynı zamanda Eren’in pozitif özgürlüğü yok (hatta seri, bunun herhangi birisi için, belki de imkansız olduğunu söylüyor) ve negatif özgürlüğü de oldukça şaibeli.

Benim için, Eren’in hikayesi, muhteşem yazılmış bir trajedidir. İnsan onunla empati yapmadan edemiyor, onun koşullara göre değişmesini ve yapmak zorunda kaldığı şeyler yüzünden ne kadar acı çektiğini görüyor. Onu bu davranışlara iten koşulları ve cehennem gibi dünyayı anlıyor. Aynı zamanda koşullar ve kişiliği gereği, olan bitenlerin önlenemez olduğunu fark ediyor.


Isayama: İşin sonunda, serinin neyin “iyi” neyin “kötü” olduğu konusunda bir yargıya vardığını düşünmüyorum. Örneğin, Furuya Minoru’nun “Himeanole” hikayesini okuduğumda, sosyal normlar altında, toplumun hikayedeki seri katili affedilemez olarak göreceğini biliyordum. Ancak hayatını ve arka planını göz önüne alınca hala merak ettim, “Bu onun doğası idiyse, suçlayacak kişi kim?” Hatta şunu bile merak ettim: “Bir katil olarak doğmamam sadece bir tesadüf mü?” Kesinlikle başaramadığımız şeyleri “çaba eksikliğine bağlı bir hata” olarak değerlendiririz ve bunda bir acılık var. Öte yandan, bir fail için, “Bu hale gelmemin sebebi çabalamamam değil,” demenin bir tesellisi var. Bu koşullar altında kurbanın hislerinin önemli olduğunu inkar edemeyiz. Ancak sorunun kökenini değerlendirirsek, “Doğru olan nedir?” sorusunu yanıtlamak yerine, başka çalışmalar ve felsefelerden esinlenmek ve bu anlar sırasındaki hislerimi doğrudan bir şekilde yansıtmak – bence Shingeki no Kyojin’in sonu buna benzeyecek.


Eren, gerçekten korkunç şeyler yapmış olabilir ama anlayamayacağımız bir canavar değil.

Yaşadıkları ve kendi yaptıkları yüzünden zihni parçalanmış bir insan. Kendi işlediği suçları kaldıramadığı için, zihni, aşırı stres altında görülebilen psikolojik bir olgu olan yaş gerilemesine (age regression) uğradı ve çocukluğuna geri döndü.

Peki bütün bunlardan çıkarabileceğimiz bir sonuç var mı? Elbette var! Shingeki no Kyojin oldukça zengin bir seri ve okuyucuyu tek bir sonuca veya tek bir yoruma yönlendirmiyor. Bu, her yorum eşit demek değil fakat seriyi birden fazla açıdan ele alabiliriz demektir. Bu konuda, bir Marley askerinin şu dediği oldukça ilgi çekicidir.

“Omuzlarınızda ölçülemez bir yük yatıyor fakat… sonuç ne olursa olsun… bunun sorumluluğu sadece sizde değil. Bu suçluluk, biz, her bir yetişkin tarafından paylaşılıyor.”

“Nefreti kullandık. Büyümesine izin verdik. Bizi kurtaracağına inandık. Kendi yetersizliklerimizden kaynaklanan her bir sorunu aldık ve onları ‘Şeytanların Adası’na tükürdük. Ve sonuç, o canavarın doğumu oldu… şimdi, gösterdiğimiz bütün nefret için bize karşılık vermeye geldi.”

Marleyli asker, oldukça haklı bir şekilde, Eren’in yaptıklarında kendilerinin sorumluluğu olduğunu söylüyor. Marley ve dünya, olan biten her şey için Eldialıları ve özellikle Paradisli Eldialıları suçladı ve onları öldürdü. Bu süreçte yaşanan olaylar sonucu, Eren gibi birisi bu hale geldi. Sonuçta, yaşadığı koşullar biraz daha farklı olsaydı, karşı tarafla diyalog imkanı olsaydı, Eren bunları yapmayacaktı. Bunlar, nefret, ayrımcılık ve savaş üstüne kurulu bir sistem kurmanın sonucudur. Birçok okuyucunun gözünden kaçan nokta da tam da budur. Ne kadar haklı olduğunuzu düşünürseniz düşünün, böyle bir düzen yaratmak, bu canavarları yaratmak demektir. Willy Tybur’ın dediği gibi, militarizm yolunu Marley kendi seçti. Eğer farklı bir yol seçilmiş olsaydı, her şey farklı olabilirdi. Bunun yerine, bu yol seçildiği için, canavarlık ve katliam dünyayı yok etti.

[Bu yazıda anlatılan pek çok şeyin, cilt finaliyle beraber tekrar düşünülmesi gerekiyor. Bunun için Shingeki no Kyojin’in Sonunu Anlama Rehberi: Üç Yorum, Artılar ve Eksiler‘e ve içinde linklenen yazılara bakabilirsiniz.] [Serinin, sırasıyla, sonradan çıkan yazıları:
Shingeki no Kyojin’in Finali Ne Anlatıyor: Şiddet, Militarizm ve Özgürlük
Shingeki no Kyojin Ne Anlatıyor: Şiddet, Ahlak, Seçim ve Ymir

Eleştiri yazısı: Shingeki no Kyojin’in Felsefi ve İdeolojik Eleştirisi]

14 YORUMLAR

  1. İlk yazınızı da okumuştum o da harikaydı, cidden hikayeyi daha iyi anlama noktasında bana çok yardımcı olmuştu. Bu yazınız da yine çok açıklayıcı ve güzel olmuş, elinize sağlık. Ayrıca animede bayağı diyaloglardan kesmişler, çok yüzeysel kalmış. Buradan tekrar okuyunca Eren-Reiner karşılaşmasının ve ağacın altındaki Eren-Falco diyaloglarının daha derin ve açıklayıcı olduğunu fark ettim. Neyse iyi ki düzgün bir manga var elimizde. Bir de şu Eren’in çocukluğuna dönmesiyle ilgili bir hastalıktan bahsettiniz, bu sizin çıkarımınız mı yoksa İsayama’nın kendince yaptığı bir şey mi? Ben okurken neden çocuk hâlinde olduğunu anlamamıştım da, garip gelmişti.

    Bunlar dışında, bu tür güzel incelemeler yaptığınız için teşekkürler, emek ve vakit harcıyorsunuz. Umarım seri tamamen sonlandığında da genel anlamda tüm karakterleri ve kurguyu falan içeren geniş, bol ayrıntılı bir yazı daha yazarsınız 🙂

    • Çok teşekkür ederim, böyle yorumlar görmek insanı şevklendiriyor 🙂

      Seri hakkında yazmak istediğim bazı şeyler daha var, vakit olursa zaman içinde yapacağım. Seri bitince ona özel bir şey çıkarır mıyım bilmiyorum. Şu ana kadar çıkardığım yazılarda yaptığım yorumların çok büyük çoğunluğunun, tekrar ele alınmaya ihtiyaçları olacağını düşünmüyorum. Ancak seri çok farklı şekilde biterse, bazı şeyleri yeniden değerlendirmek gerekebilir.

      Yaş gerilemesi mevzusu Isayama’nın söylediği bir şey değil, kendim yaptığım bir yorum. Ancak bunun fark edilmesi bana ait değil, internette kimi hayran çevrelerinde oldukça fazla konuşuluyordu. Tam anlamıyla doğru olup olmadığını bilemeyiz ama Eren’in yaşadığı ağır stres düşünülürse oldukça mantıklı bir açıklama.

  2. Harika bir yazı önceki yazıyı da okudum hikayeyi daha da derinlemesine anlamama yaradı , aslında yaşadığımız hayat dünya düzeni bundan farksız sadece duvarlar ve devler eksik güçlü güçsüzü eziyor hayatta kalmak için savaşmak gerekiyor maalesef dünyamızda da iyiliği iyilik yaparak yayamıyoruz bana göre tek seçenek kötüleri ortadan kaldırmak dünyanın daha güzel bir yere gelmesini küçüklüğümden beri istemişimdir ama şu yaşlarımda iyiliği iyilik yaparak yayamayacağımı öğrendim her zaman düşünürüm bir yerlerden bir sonuçlar çıkarmaya çalışırım bu dünyanın düzenini nasıl değiştirebilirim diye sanırım bir şeyler yapamadan ölüp gideceğim ama yapmaya çalışacağım tek şey benim gibi iyilik isteyen beyinler bırakmak sonuçta Eren gibi bir gücüm yok , bir an içimi dökesim geldi harika bir yazı olmuş hikaye bittiğinde de derinlemesine bir yorum ve bilgilendirme yazısı bekliyor olacağım 🙂

    • Teşekkür ederim. SnK oldukça zengin bir seri ama söyledikleri bizim dünyamıza birebir yansımıyor. Günümüzde uluslararası diploması ve kurumlar daha yaygın, yani diyalog daha yaygın. Demokrasilerin sayısı uzun süredir artıyor. Güç ayrılığı ve hiyerarşi elbette var ama SnK dünyası gibi değiliz. Bizim dünyamızda barışçıl hareketlerin başarıya ulaşma şansı şiddetli hareketlerinkinden çok daha yüksek. Demokratik devletler birbirleriyle savaşmaya daha az istekliler. İkinci Dünya Savaşı sonundan beri savaş ve çatışma kaynaklı ölümler aşırı derecede düştü çünkü büyük güçler doğrudan birbirleriyle savaşmıyor.

      “Kötüleri ortadan kaldırmak” oldukça tehlikeli bir yaklaşım çünkü kötünün ne olduğu kişiden kişiye göre değişir. Bu insanlık tarihinin başından beri var olan bir bias, yani bir tür önyargıdır. Bir kısım insanı “benim grubum” diye bellemek ve diğer bir grup insanı “onlar/kötüler/diğerleri” diye bellemek. Kabileci geçmişimizden kalmış bir nörolojik tortu. Örneğin, insan davranışını çalışan bilim insanlarının çok büyük bir kısmı böyle ayrımlar yapmak yerine, insan denilen şeyin karmaşık bir canlı olduğunu vurguluyor. Bunun dışında, bir grup diğer bir grubu kötü olarak belleyip ona saldırınca, bir süre sonra devran dönüyor ve kendileri aynı şeye maruz kalıyorlar. Günümüz koşulları, eskisi gibi değil, bu tarz yaklaşımlar uzun vadede dengesizlikler yaratıyor. Çok basitleştirirsem, bir nefret döngüsü oluşuyor.

      Bu dediklerim, her grup aynıdır anlamına gelmiyor. Lakin günümüz koşullarında demokratik bir ülke kurulması ve yapılmak istenilen değişikliğin barışçıl yollarla gerçekleştirilmesi çok daha yararlı. Bu noktada bence en büyük sorunlardan birisi, hoşgörü paradoksunda bahsedildiği gibi, hoşgörüyü suistimal ederek onu yok etmeye çalışan gruplardır. Diğeri de insanları manipüle ederek otoriterleşme peşinde koşan popülistlerdir. İkisiyle de mücadele etmenin yolu, bir noktada, diğerlerini ikna edebilmekten geçiyor. Elbette bu kadar basit değil, kurumsal ve yapısal olarak da bu tipleri engelleyecek önlemler alınması gerek. Lakin bizim konuştuğumuz konu bağlamında bu kısmı vurguluyorum.

      Devam etmek istersen yazabilirsin. Doğrudan siyasete girmediği sürece burada konuşabiliriz.

  3. Bleach ve SnK gibi mangaları bir yere kadar okuyup bırakmama rağmen yazılarından, içeriğin kendisinden aldığım keyiften fazlasını alıyorum ve düşünüyorum muhteşem yazıların var.

  4. yorumlarda verdiğiniz yanıtları okudum ve animeyle ilgisi olmamasına rağmen sizin düşüncelerinizi merak ettiğim için yazıyorum. özgürlük kavramı mevcut değilse ve bizler sürekli bir şeylerin kölesi olmaya mahkumsak, yani bir şekilde kendi yaşamımızı kendi isteğimize göre idame ettiremiyorsak cennet dedikleri yer sizce bunun için mi var? bu noktada aklıma iki şey takılıyor: birincisi bu dünyada yaşadığımız trajedileri nasıl unutup atlatabileceğimiz. ikincisi ise her zaman iyi veya kötü şeylerin açık olmadığını söylemiştiniz. şartlar ve durumların da etkisiyle beraber iyilik kriterlerinin dışında seçimler yapmak zorunda kaldıysak ve cehenneme gidersek gerçekten bu adil olacak mı? doğamızda olan kötülüğü bir şekilde gerçekleştirmemiz ve tecrübe sahibi olamayacak durumda iken yaptığımız hatalardan gerçekten sorumlu muyuz? ve bir şekilde cennet denen yere gittiğimizde zevk ve sefa ile sonsuz yaşama devam ederken içimizde yatan trajedi ile beraber sarhoş bir sahte gerçeklik mi sunulacak bize? ya da bunun üstesinden gelmek için kral fritzin halkına yaptığı gibi anılarımız silinir. ne de olsa hiç bir şey bilmeyen insan daha mutludur. nedense SnK herkeste farklı noktalara değindiği gibi beni de bunu sorgulamaya itti. kişisel yorumuzunu merak ediyorum ve eğer varlığı bile kesin olmayan bu konuyu cevaplandırmak istemezseniz de sizi anlarım. iyi günler iyi akşamlar ve iyi geceler.

    • Merhabalar. Kişisel olarak cennet ve cehennem kavramlarına inanan birisi değilim, o yüzden sorularınıza cevap veremeyeceğim ama iyilik ve kötülük kavramları hakkında şunları söyleyebilirim. Bence basitçe iyi ve kötü diye ayırdığımız şeyler aslında çok daha karmaşık şeyler ve bir şeyi kötü veya iyi diye yaftalamak aşırı basitleştirme olabiliyor. İnsanlar, genetik, yetiştirme, çevre, koşullar vb. sebebiyle belli şekillerde davranıyor. Ceza veya daha genel olarak yasa dediğimiz şeyler tamamen işe yaramaz şeyler değiller. Belli bir caydırma güçleri var. Ancak bu konuda neler hissedersek hissedelim, herkesin yaptığı şeyin yapmasının bir sebebi var, en kötü suçlunun bile. Kimsenin mutlak anlamda bir seçimi, bir özgür iradesi yok. Bu yüzden, cezalandırıcı adalete değil, rehabilite edici adalete, yani suçlu olarak görülen kişilerin tedavi edilmesi gerektiğine inanıyorum. Elbette bunun mümkün olmadığı bir sürü durum var ama genel doğrultu olarak bunun kovalanması gerektiği inancındayım. Bunu hem daha şefkatli, daha doğru bir şey olarak görüyorum hem de topluma birey kazandırmak açısından daha yararlı olduğunu düşünüyorum. Bunu “ahlak üstü” bir şey olarak da görmüyorum, ahlakın gelişmesi olarak görüyorum. Sonuçta bir yerde anlayıştan, şefkatten ve gerçekten doğan bir şey. Bu üçü de değersel boyuta sahiptir.

      Sorduğunuz şeylere bir cevap değil ama aklıma gelen en alakalı şey bu. Soracağınız başka şeyler varsa buyrun.

  5. Çok haklısın bize verilen zaaflarla yaşayıp zaaflarımız yüzünden günah işlediğimizde ceza verilerek cehennem azabı çekecek olmamız hiç mantıklı değil ben sana bu içgüdüleri veriyorum ama yapma dokunma çünkü bu dünya sınanma dünyası kimseyi allaha inanması için zorlamadık gibi ayetler var ama müslüman olarak inandığımız gerçek olucaksa yani tek bir allah ve cennet cehennem olayı gerçek olucaksa insanoğlunun ne suçu olabilir ki demek istediğim evet seçim yapmakta özgürüz ama kimisi daha naif iyi kalplidir kimisi daha kötü bir insandır kimisi kibiri yüzünden önünü göremez bu içgüdüleri bize veren allah bizi yaratan o senin işleyeceğin günahların hepsini biliyo allah her şeyi bilir ayeti var seçme şansımız var deniliyo ama allah bizim ne yapacağımızı önceden zaten biliyo ve seçimlerimizle sorumluluk almak zorunda kalan insanoğlu oluyo şeytanın dediği doğru gibi olmuyo mu bizi kendi zevki için yaratmış gibi yani ona inanmak onun istediklerini yapmak zorundayız yasaklarına uymalıyız başka gidebileceğimiz kaçabileceğimiz hiç bir yer yok peki bu adil mi
    Ben allah’a inanıyorum müslümanım ama sırf müslümanım diye bunları sorgulayamam anlamına gelmiyo cevap vermek isteyen olursa diye belirtmek istedim

CEVAP VER

Lütfen Yorumunuzu Giriniz !
Lütfen İsminizi Girin