Uyarı! Aşağıdaki yazı Shingeki no Kyojin mangasının 130. bölümüne kadar olan kısımdan spoiler içerir. Yani, mangada buraya gelmemiş olanlar ve sadece animeden takip edenler için spoiler içerir.


Shingeki no Kyojin oldukça ilginç bir manga. Serinin anlattığı şey pek çok açıdan değişiyor ama aslında ilk bölümden beri aynı kalıyor. İlk başta titan kesmek üstüne başlayan bir seri, bir süre sonra darbe yapmaya ve iç düşmanlarla savaşmaya dönüyor. Ardından titanların içindeki insanlarla savaşmaya dönüyor ve nihayetinde, zaman atlamasıyla beraber, uluslararası politikanın çıkmazları ve soykırım gibi konuları işlemeye başlıyor. Aslında bu şaşırtıcı değil. Serinin yaratıcısı Isayama, duvarların içinde farklı sınıflara sahip bir topluluk yaratmak istediğini ve bunun [sınıf durumunun] evrensel olduğunu söylüyor. Bu açıdan düşünülünce, Shingeki no Kyojin’in dünyası asla sadece titanlardan ibaret olmadı. Ancak anlatmak istediği sadece sınıfsal farklılıklar da değil. Söylediği çok fazla şey var.

Bu yazı, bir şeyler ters gitmezse, bir seri halinde olacak. Seride, hikaye boyunca işlenmiş farklı kavramlar ele alınacak. Böyle yapılması gerekiyor çünkü Shingeki no Kyojin oldukça zengin bir seri ve aynı zamanda, kimi serilerin aksine, anlatmak istediği her şeyi açıklayabilecek tek bir kavram yok. Seri boyunca şiddet, insan doğası, sınıfsal farklılıklar, kahramanlık, efendi-köle ahlakı, başkalarına kendimizi sevdirme isteği, iyilik-kötülük, özgürlük, özgür irade ve daha başka konular hakkında pek çok şey anlatılıyor.

Eğer anlatılan kavram hakkında tek bir yazı yetmemişse, birden fazla yazı da yazılabilir. Aynı zamanda, bu yazıların amacı bu durumların anlatıldığı her bir durumu bulmak değil fakat sunulan bakış açılarını yeterince açıkladığı düşünülen kimi anlara odaklanmaktır. Yani, örneğin, şiddet hakkında bir şeylerin anlatıldığı anlar sadece aşağıdaki örnekler değildir fakat anlatılmak istenilen bakış açısını anlamak için bunları incelemek yeterlidir.

Şiddet ve İnsan Doğası

İlk olarak, bu dünyanın sistemini anlamak için, Annie’ye bakıyoruz.

Neden bu dünyada, titanlara karşı en iyi savaşma yeteneği olan kişiler, onlardan uzak durma ayrıcalığına sahip oluyor? Böyle bir saçmalık nasıl oluştu? Belki de insan doğasıdır?”

Yukarıdaki konuşmadan, içinde yaşadıkları sistemde, insanların kendi güvenlikleri ve çıkarları için bencil olduklarından bahsediliyor. Aynı zamanda bu sistem yüzünden, en yetenekli kişiler, topluma en az katkı yapabilecekleri konumlara geliyorlar.

Bu durumla ilgili, yine Annie’yi içeren ilginç bir konuşma oluyor. O ve Marlowe arasındaki ilginç bir diyalog.

Marlowe: Ben farklıyım. Ben hiçbiriniz gibi değilim ve ben değersiz değilim. Buraya Ordu Polisi Tugayı’nı temizlemeye geldim.
Başka birisi: Bunu nasıl yapacaksın?
Marlowe: Başa gelerek. Oraya gelene kadar değersiz davranmam gerekse de umurumda değil. Gereken her şeyi yapacağım. Lakin bir kere geldim mi, herkes kazandığı her kuruş için çalışmak zorunda kalacak ve insanların vergilerini cebe atan veya onların arazisini çalanlar hak ettikleri şeyi görecekler.

Annie: Böyle düşünmenin sebebi, senin veya akrabalarının başına böyle kötü bir şey gelmiş olması mı?
Marlowe: Pek değil. Ancak bu kötülüğün her yerde olduğu genelgeçer bir bilgi, değil mi? Her neyse, onların ölmesi gerektiğini falan söylemiyorum. Öğrenecekleri şey, mantık olmadan insanın her yere pisleyen bir hayvandan farksız olduğu. Onları sadece normal insanlar olmaya geri döndüreceğim… sadece bu. Olması gerektiği gibi.

Başka birisi: Takdire şayan bir amaç, umarım ulaşırsın.
Annie: Gerçekten öyle mi? Bence senin gibi “iyi insanlar” başa geçti mi, her şey işte o zaman biter.
Marlowe: Demek konuşabiliyorsun. Neden devam etmiyorsun, söyleyeceğin bir şey varsa söyle.

Annie: Senin doğrucu bir insan olduğunu düşünüyorum. Söylediğin doğru. Senin gibi insanların var olduğunu biliyorum. Akıntıya karşı yüzmek… bayağı cesaret istiyor [burada Eren gösterilmeye başlanıyor]. Buna saygı duyuyorum. Belki de bunu yapabilenler sadece aptaldır ama… yani, emin olduğum şey, senin gibi insanların nadir olduğu. Yani böyle kişilere yaygın diyemezsin. Onlara normal de diyemezsin. Senin gibi insanlara özel deniyor.

Annie: Öyleyse, bizim gibi kişilere o zaman ne demeli? Kendi çıkarlarını başkalarının önüne koyan kişilere? Adaletsizlik gördükleri zaman ona ses çıkarmayanlara? Onlara ne demiştin? “Değersiz” veya “kötü”. Eğitim Birliği’nde gördüğüm kadarıyla, onların çoğu Ordu Polisi’ne girmek isteyen değersiz, kötü kişilerdi.
Marlowe: Lafı uzatmayı bırak. Aslında o kadar da kötü olmadığınızı söylemeye çalışıyorsun, değil mi?
Annie: Hayır. Değersiz olduğumuzu düşünüyorum ve kesinlikle kötüyüz. Bize kesinlikle doğru diyemezsin. Ancak…

Annie: … bu bizi sıradan insanlar yapmaz mı? Eğer insanlar, senin dediğin gibi, özünde iyi olsalardı, bu organizasyon bu kadar çürümüş olmazdı, değil mi? Sadece, yapısı insan doğasını yansıtıyor, hepsi bu. Yani, akıntıya kapılıp giden zayıf birisi olsam da, benim insan olduğumu düşünmeni istiyorum. Hepsi bu.

Marlowe: Doğrucu, ha? Yani her üyesinin doğrucu insanlardan oluştuğunu varsayan bir sistemde hatalar varsa, demişmesi gereken şey insanlar değil de, sistem olabilir mi?

Bu konuşmadan birkaç çıkarım yapabiliriz. Şimdilik bize gerekenler şunlar:

  1. İnsan türünün çoğunluğu içten içe kötüdür.
  2. Bir sistem, düzgün işleyebilmesi için, üyelerinin ‘doğrucu’ olduğunu varsaymamalıdır.

Bununla alakalı olarak, Eren ve Pixis’in 12. bölümdeki şu konuşması da mevcut.

Pixis: Bize söylenildiğine göre, titanlar toprakları ele geçirmeden önce, insanlar birbirlerini kabilesel anlaşmazlıklar ve ideolojiler yüzünden sürekli olarak öldürüyormuş. O zamanlarda, denilene göre, birisi, insan olmayan güçlü bir düşman ortaya çıkarsa, insanlığın muhtemelen birleşeceğini ve kendisiyle savaşmayı bırakacağını söylemiş. Senin görüşün nedir, evlat?
Eren: Bu efsaneyi daha önce hiç duymadım fakat bence çok tozpembe.
Pixis: Hahaha, kişiliğin benimki kadar çarpık.
Eren: Şimdi bile, “güçlü düşman” bizi köşeye kıstırmışken, birleşmiş olmaktan çok uzağız.

Yukarıdaki konuşmada, tekrar, insan türünün “kötü doğasını” görüyoruz. Eren ve Pixis, kendi dünyaları için haklı bir şekilde, insanların ortak düşman karşısında birleşmeyeceğini düşünüyorlar. Yaşadıkları dünya böyle bir yer. Etraflarındaki surlara rağmen sınıf ayrılıkları ve ideolojik anlaşmazlıklar var. Böyle düşünenler sadece onlar da değil.

“İnsanlar, insan topluluğu tek bir kişiye veya daha azına inene kadar birbirleriyle savaşmayı bırakmayacak.”

Tekrar ve tekrar, insan türünün ne kadar şiddet dolu, çatışmacı bir doğaya sahip olduğunu görüyoruz. Burada bahsedilen durumu, çoğunlukla filozof Thomas Hobbes’a atfedilen fakat ondan çok daha geriye giden bir laf oldukça iyi özetliyor.

“Homo homini lupus.”

“İnsan insanın kurdudur,” şeklinde bizim dilimize geçmiş olan bu lafa göre, insanlar sürekli olarak başka insanlara karşı şiddet dolu davranışlar gösterirler. Bunun sebebi kişiden kişiye değişir. Thomas Hobbes’a göre, çatışmanın insan doğasında üç temel sebebi vardır.

  1. Rekabet
  2. Güvensizlik
  3. Şan ve şeref

“Birincisi, insanları, kazanç için; ikincisi, güvenlik için, üçüncüsü ise, şöhret için mücadele etmeye iter,” diyor, Hobbes, Leviathan’da.

Shingeki no Kyojin’e baktığımızda, bu üç faktörün de çatışmada rol oynadığını görüyoruz.

Paradislilerin, titanlarla savaşmalarının sebebi, onları öldürmek isteyen istilacılara karşı savaşmalarının sebebi, Marley ile savaşmalarının sebebi, hayatta kalmak için, yani güvensizlik sebebiyledir.

Marley’in Paradis’e saldırması, hem rekabet hem de şan ve şeref sebebiyle oluyor. Başka ulus-devletlerle kazanç için girdiği mücadele onu rekabete itiyor. Aynı zamanda bunu dünyanın hükümdarı olarak şan ve şeref yaşamak için yapıyor. Bunu, Paradislilerin hayatta kalmak için girdikleri mücadelenin imparatorluk aşkına dönüşerek, sadece hayatta kalmaktan çıkıp, şan ve şeref için milliyetçi bir mücadeleye dönüşmesinde de görebiliyoruz. ‘Eldia Ulusu’ değil (örn. Hange’nin yaklaşımı), ‘Eldia İmparatorluğu’ için (örn. Floch) bağıran ve diğer ırkların aşağılığından bahseden Eldialıları hatırlayın.

Burada demek istediğim, Isayama’nın zorunlu olarak Thomas Hobbes’tan esinlendiği değil fakat Hobbes’un insanların çatışmaları hakkında ileri sürdüğü sebeplerin Shingeki no Kyojin için, en azından bir derece, açıklayıcı olduğudur. En azından, serideki insanların, farklı farklı sebeplerle çatıştığını söyleyebiliriz. Bu, seride daha doğrudan da söyleniyor. Daha serinin en başlarında bile, Paradisliler titanlarla hayatta kalmak için mücadele ederken, Pixis, insanların geçmişte “kabilesel anlaşmazlıklar ve ideolojik farklar” yüzünden birbirleriyle sürekli savaştıklarını söylüyor. Sadece Pixis de değil, darbe arkında Armin şunları söylüyor.

Şu an karşılaştığımız düşmanlar, biz onları öldürmezsek bizi yemeyecekler. Onlar düşman çünkü farklı fikirleri var veya belki de sadece farklı bir grupta oldukları için… yakın bir zamanda, bu sebep dolayısıyla, birilerinin canını almak zorunda kalabiliriz. Artık iyi insanlar değiliz.”

Peki, gerek beyinsiz bir saf titan tarafından, gerekse insan eliyle gerçekleşen bu şiddetin sebebi nedir?

Acımasız Dünya

Bu noktada, serinin temelindeki dünya görüşlerinden birisine geliyoruz. O da çok basit bir şey: dünya acımasız. Güçlüler, güçsüzleri yiyor.

Annem gitti!! Onu bir daha asla görmeyeceğim… bu neden başımıza geliyor? İnsanlar zayıf olduğu için mi? Ağlamak, zayıfların yapabileceği tek şey mi?!”

“Onları yok edeceğim. Her bir tanesini…”

“Hayır… bu yanlış… bu dünya bir cehennem haline gelmedi. Sadece şu ana kadar yanlış anladım. Bu dünya her zaman bir cehennemdi. Güçlü güçsüzü yiyor. Dünyayı anlaması o kadar kolay ki, neredeyse nazik.”

“Bu sahneyi daha önce görmüştüm… tekrar ve tekrar.

“Doğru, bu dünya…”

“… acımasız.”

Ana üç karakterimizin bakış açısından da, dünyanın ne kadar acımasız bir yer olduğu ve güçlünün güçsüzü yediği daha ilk bölümlerde oturtuluyor ve seri bundan sonraki bölümlerde hep bunun üstüne kuruyor. Seride titanların bu kadar temel bir yer tutmasının ve ilk arkların titanları yenme üstüne odaklanmasının sebebi de bu. Titanlar, dünyanın acımasızlığını ve güçlünün, güçsüz üstündeki tahakkümünü (baskı kurmasını, zorbalık yapmasını) temsil ediyor.

Isayama, bir çiftlikte büyüdüğünden ve bunun dünyaya bakış açısını etkilediğinden bahsetmişti. Bizler, insanlar, hayvanları öldürüyor ve yiyoruz. Dışarıdan acımasız geliyor fakat dünyanın işleyişi böyle. Bu bakış seriye yansımış durumda. Gerek hayvanın hayvana yaptığı şiddet olsun, gerek titanın insana yaptığı şiddet olsun, gerekse insanın insana yaptığı şiddet olsun, güçlü her zaman güçsüzü yiyor. Hatta bu metafor 2. bölümde şöyle ifade ediliyor.

“Bir dahaki sefer bizim olacak. Bir dahaki sefer, insanlar, titanları yiyecek!!”

Titanların durumunda bu daha bile ilginç çünkü titanlar hem bu doğal şiddeti temsil ediyor hem de bunu hayatta kalmak için yapmıyorlar. Sonuçta, ilk bölümlerden itibaren, titanların hayatta kalmak için insanları yemedikleri biliniyor çünkü yediklerini geri kusuyorlar. Bu yüzden, titanlar, hayatta kalmak için yemeğe ihtiyaç duymak gibi bir araç olmadan, doğrudan güçlünün güçsüz üstündeki tahakkümünü temsil ediyorlar. Yeme durumunun temsil ettiği şeyin bu olduğunu, insanların titanları ‘yeme’ örneğinden de anlayabiliriz.

Peki şiddet dolu bu dünyada hayatta kalmanın yolu nereden geçiyor? Bunun cevabını da yine ilk bölümlerde görüyoruz.

“Kahretsin, savaş! Eğer savaşmazsan, öleceğiz. Kazanırsan, yaşayacağız. Savaşmazsan, kazanamayız.”

“Burası acımasız bir dünya ve sadece kazananlar hayatta kalıyor.”

Seri anlatmak istediği şey konusunda bu noktada oldukça açık. Acımasızlık mevzusuyla ilgili diğer bir durum, Dişi Titan Arkı sırasında Armin’in Jean ile konuşmasında anlatılıyor.

[Erwin’den ve emrindekileri kullanarak aldığı risklerden bahsediliyor]
Jean: Ne demek haklıydı? Sence kaç tane asker bir hiç uğruna öldü?
Armin: Jean, sonuçları öğrendikten sonra herhangi birisi bir seçim yapabilir. Beklemek ve “bunu yapmalıydılar” demek kolay. Ancak bir seçim yapmadan önce sonucun ne olacağını bilemezsin. Titanın kimliği ne? Onlardan kaç kişi var? Ne yapabilirler? Ne biliyorlar? Ne öğrendiler? Bilmiyoruz! Her zaman olduğu gibi, bilmediğimiz çok fazla şey var! Ancak zamanın akışı bizim için durmayacak! Çıkacak sonucu bilmesek bile, seçim yapma vakti her zaman geliyor!”

Armin: ‘Sonuçtan sorumluluk’ terimini duydum. Bence kullanışlı ve doğru. Sonuçlar ne kadar iyi olursa olsun, o askerlerin anlamsız ölümlerini silmiyor. Kumandan acımasız, hatta kötü birisi olabilir… fakat ben… ben bunun iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Yoldaşlarının hayatını tehlikeye atmak zorunda kalsa bile, her olası gelişmeyi değerlendirmek ve bir karar vermek zorunda. Biz yüz kişinin hayatı ve surların içindeki herkesin hayatı arasında bir seçim yapmak zorundaydı. Ve o yüz hayatı silmeyi seçti.

Armin: Pek de uzun bir hayat yaşamadım fakat emin olduğum tek bir şey var. Bir şeyleri değiştirme kabiliyetine sahip insanlar…”

Armin: … kendilerine değerli olan her şeyi bir kenara atabilenlerdir. Canavarlarla yüzleşmek zorunda kaldıklarında, insaniyetlerini bile geride bırakabilirler. Hiçbir şeyi bir kenara atamayan bir kişi, asla hiçbir şeyi değiştiremeyecektir.

Bu mantık seri boyunca geçerli oluyor. Seri boyunca, dünyada değişim yaratmak isteyen herkes kendilerine dair bir şeyleri bir kenara atmak zorunda kalıyorlar. Bu, bazen onların masumiyetleri, ahlaki değerleri, iyilikleri oluyor. Bazen de yoldaşları ve kendi hayatları oluyor. İlginç bir şey daha söyleyeyim mi? Eren, Keşif Birlikleri hakkında şunları söylüyor.

“Statükoyu değiştirmeyi amaçlayan bir grup insan, Keşif Birlikleri işte bu.”

Eren’in kişiliği düşünülürse, Keşif Birlikleri’ne katılması hiç de şaşırtıcı değil. Evet, küçüklüğünden beri özgürlük peşinde ve titanlardan özgürlüğünü çaldıkları için nefret ediyor. Annesinin öldürülmesiyle beraber bu nefret doruk noktasına ulaşıyor ve bütün titanları öldürmeye ant içiyor. Bu hedefi de onu statükoyla çatışmaya itiyor çünkü surların içindeki yönetim bunun gerçekleşmesini istemiyor. Biliyoruz ki, Karl Fritz’in yemini sayesinde, Paradis sakinlerinin yavaş yavaş yok olmasını bekliyorlar.

Bu da bizi, tekrar, farklı amaçlarla başkalarını bastıran insanlar mevzusuna getiriyor. Erwin Smith’in babası, fazla zeki bir öğretmen olduğu ve surların içindeki hayatı, yönetimin gerçek diye sunduğu hikayeleri sorguladığı için öldürülmüştü. Lakin buna rağmen, Erwin, eğer gerçekten zorunlu bir sebebi varsa, babasının ölümünü kabullenmeye hazırdı.

“Çocukluğumdan beri, neden babamın sadece gerçeğe yaklaştığı için öldürüldüğünü merak ettim. Devlet yetkililerinin kendi sebepleri olmalı, diye düşündüm. Ancak onlar hakkında bir şeyi fark ettim. Onların korumak istedikleri şey insanlık değil. Onların koltukları ve bahçeli evleri. Hatta, herhangi bir şey otoritelerini tehdit ederse, bir titan olmasa bile, insan olsa bile, hiç fark etmeksizin onu yok edecekler.”

Burada, Shingeki no Kyojin’e göre, insan doğasının ortaya çıktığı bir anı daha görüyoruz. Karl Fritz’in bağlayıcı yemini bir yana, yönetimdeki bir grup ayrıcalıklı insan, kendi güçlerini ve malvarlıklarını korumak için her şeyi yapmaya hazır durumdalar. Bu kadar acının ve sıkıntının içinde bile açgözlülükleri onları başkalarına yardım etmeye değil, onları bastırmaya yönlendiriyor. Yani, tahakküme yönlendiriyor.

Surların içindeki hayat gerçekten oldukça sıkıntılı. Ekonomik eşitsizlik yaygın, fakirseniz bir duvar yıkıldığında titanlar veya insanların emirleri tarafından öldürülme şansınız yüksek (Maria Suru’nu sözde geri almak için toplumun -fakir kesimden- %20’sinin ölüme yollanması gibi), yönetimin diktası sorgulanamıyor ve Ordu Polisi kraliyet ailesi ile aristokratların her türlü pisliğini yapıyor. Lakin, her şeye rağmen, Erwin’in kendisini sorgulamasına yol açtığı gibi, 100 yıldır aşağı yukarı barışçıl bir hayat sürüyorlar.

Erwin, bu yüzden, eğer haklı gördüğü bir sebep olsaydı, babasının ölümünü kabullenmeye hazırdı. Pixis, eğer sahte alarmda yöneticiler insanlığı koruyacak şekilde hareket etseydi, devrime katılmayacak ve hatta kendini onlara ihbar edecekti. Seri, bu noktada doğru veya yanlış ayrımı yapmıyor. Sadece, farklı karakterlerin duruma nasıl baktığını anlatıyor. Zaten Shingeki no Kyojin’in anlattığı şeyler hakkında kimi zaman doğrudan yargıya varmanın zor olmasının sebebi de bu çünkü serinin kendisi bunu yapmıyor.

Eren

Peki bütün bu anlatılanlar, Eren açısından ne demek oluyor? Öncelikle, Eren’in küçüklüğünden beri tek bir yaklaşımı olduğunu hatırlamak gerekiyor.

“O gün, insan ırkı, onlar tarafından domine edilmenin korkusunu ve bir kuş kafesinde tutsak tutulmanın utancını hatırladı.”

Burada iki kavramdan bahsediliyor: domine edilmek (tahakküm) ve utanç. Tahakküm meselesini yeterince açıkladım. Utanca gelirsek, Eren’in özgürlüğe bakışını hatırlamak gerekiyor. Eren, Armin’den dış bir dünya olduğunu ve orada farklı farklı şeyler olduğunu duyduğundan beri, titanlardan nefret ettiğini söylüyor. Bunun sebebi, Armin’in aksine, dış dünyayı görme meselesi konusunda çok şevkli olması değil. Hayır, onun ilgisini çeken şey okyanus veya diğer ilginç şeyleri görmek değil. Eren, bu olasılığın onun elinden alınmış olmasına sinirleniyor. Bir Tumblr kullanıcısının kelimeleriyle anlatacak olursam, Eren için meselenin özü, meraktan doğan pozitif bir özgürlük anlayışı değil. Eren’in sahip olduğu şey, sınırlanmaya tepkiden doğan negatif bir özgürlük anlayışı. Yani yapıcı değil, engelleri yıkıcı bir yaklaşımı var (birisi diğerinden daha iyidir demiyorum, sadece farklardan bahsediyorum). Bu bakış açısını seride kimi zaman başka karakterlerde de görüyoruz. Örneğin, 114. bölümde Grisha, oğlu Zeke’e Liberio’nun bir kuş kafesi olduğundan bahsediyor.

İkinci mevzuya gelirsek, Eren küçüklüğünden beri dünyanın acımasız doğası ve ‘yapılması gereken’ konusunda oldukça açık. Bunları çok net bir şekilde görüyor.

“Seni hayvan! Geber! Bir daha ayağa kalkma! Bu sadece doğal!! Bu sana olması gereken!!

Eren: Tehlikeli hayvanları durdurdum! Sadece insana benzemekle kalıyorlardı!
Grisha: Eren!
Eren: Eğer ben harekete geçmeseydim, Ordu Polisi Tugayı geldiğinde çoktan gitmiş olacaklardı! Ordu Polisi asla zamanında yetişemezdi!
Grisha: Öyle olsa bile, Eren, sadece şanslıydın! Kendi hayatını bu kadar önemsemez davranmamalıydın!
Eren: Ama… ona [Mikasa’ya] hızlıca yardım etmek istedim.

Bu olay sırasında Eren’in, Mikasa’ya dövüşmesini söylediğini de hatırlamak gerekiyor. Yani Eren için, bu acımasız dünyada hayatta kalmanın yolu savaşmaktan geçiyor. İnsan ancak savaşırsa, hayatta kalma şansını elde ediyor. Aynı zamanda, başkalarının özgürlüklerini ve hayatlarını ellerinden almayı planlayanların ölmesi, Eren için ‘doğal olan’ bir şey. Küçüklüğünde bile bunu kendi elleriyle gerçekleştirmekten geri kalmıyor.

Son olarak, Eren, annesinin ölümünden sonra bu öfkesini tamamen titanlara yönlendiriyor ve insanların özgürlüğü ile hayatlarını ellerinden alan bu canlıları yok etmeye ant içiyor.

“Onları yok edeceğim. Her bir tanesini…”

“… bu dünyadaki, o hayvanların!”

Zaman ve Seçenek Sıkıntısı

Yukarıdaki iki kavram, Eren’in karakteriyle beraber ele alındığında, Eren’in yaşadığı dönüşümü açıklıyorlar. Öncelikle, Armin’in dediklerini şöyle bir hatırlayalım.

“Jean, sonuçları öğrendikten sonra herhangi birisi bir seçim yapabilir. Beklemek ve “bunu yapmalıydılar” demek kolay. Ancak bir seçim yapmadan önce sonucun ne olacağını bilemezsin. Titanın kimliği ne? Onlardan kaç kişi var? Ne yapabilirler? Ne biliyorlar? Ne öğrendiler? Bilmiyoruz! Her zaman olduğu gibi, bilmediğimiz çok fazla şey var! Ancak zamanın akışı bizim için durmayacak! Çıkacak sonucu bilmesek bile, seçim yapma vakti her zaman geliyor!”

Şunu mutlaka hatırlamak gerekiyor. Eren, zaman atlaması öncesinde Historia’nın elini öptüğü andan itibaren, geleceğin anılarına sahip durumda. Ne kadarı olduğunu bilmesek bile, gelecekte olacak olanları görüyor ve bu Eren’in dünyaya bakışını değiştirmeye başlıyor. Geleceğin değişmesini istiyor fakat gördüğü her bir şey, gelecek anılarının doğru olduğunu gösteriyor. Hatta aşağıdaki sahne bu yüzden yaşanıyor.

Eren, pazardaki mülteci çocuğu görünce ağlıyor.

Mikasa: Pazardaki çocuk? Bir şey mi oldu?
Eren: Henüz değil.
Mikasa: Ne demek istiyorsun? Neredeyiz biz?
Eren: Bu insanlar, savaşta evlerini kaybettikten sonra burada yaşıyorlar. Aynı bizim gibi. Bir gün sıradan hayat durdu. Her şey bizden alındı. Onların bütün özgürlüğü alındı.

Eren’in “Henüz değil,” demesinin sebebi, gelecekte Liberio’ya (dünyaya?) yapacaklarını görüyor olmasıdır. Bu insanların bir suçu olmadığını anlıyor ve yapacaklarından dolayı üzüntü duyuyor fakat aynı zamanda başka bir seçenek de göremiyor. Daha doğrusu görmek istiyor fakat olan her bir gelişme, aklında kalan o son yolun, sevdiklerini korumak istiyorsa, tek yol olduğuna işaret ediyor.

Peki, nedir bu gelişmeler? Eren, dış dünyayla etkileşime geçmeye başladıkları ilk anlardan beri zaman konusunda sıkışmış hissediyor.

[Marley’in ilk gemisini zapt ettikten sonra konuşuyorlar]
“Orada gerçekten şansımız yaver gitti. Onların buraya ayak basmasını önleyen şey, bizim yaptığımız herhangi bir şey değildi. Eğer Marleyliler ciddi olsaydı, güçlü bir şekilde gelirlerdi. Bir şey yapmamız gerekiyor.”

Eren’in bu konuşmasından önce, gemideki Marley kaptanı, ezici bir şekilde dezavantajda olmasına rağmen, Paradis adası sakinleriyle konuşmayı reddetmişti. Bu aslında oldukça önemli bir şey çünkü Armin’in seri boyunca söyleyip durduğu gibi, iki tarafın savaşmasını önleyecek bir şey varsa o da diyalogtur. Bu yüzden, günümüzde devletler arasında çok fazla diyalog gerçekleşiyor. Bu yüzden, iş savaşa varmadan önce diplomasi yolu denilen şey defalarca ve defalarca deneniyor. Armin, bu tarz bir bilgiyi, kendi içinde yaşadığı küçük dünyada kavrayabilecek kadar zeki birisi. Lakin, Marley askerleri, ölümle tehdit edildiklerinde bile diyalog kurmayı reddediyor. Ancak Yelena’nın saldırısı ve manipülasyonları sayesinde zayıf bir diyalog kuruluyor. O da Zeke ile kuruluyor, Marley ile değil. Lakin bu bile, adanın diğer sakinlerine umut vermeye yetiyor. Eren’in aksine, bütün bunların boşa çıkacağını bilmiyorlar.

Armin: Liman yakında bitecek. Marleyli ordu mühendisleri yardım etmeye karar verdiklerinden beri ilerleme hızlı oldu.
Mikasa: Katılmalarına şaşırdım.
Armin: Doğru, başta birbirimizden şüphe ediyorduk ve bu yüzden yavaş başladık. Ancak bir kere zaman geçti mi birbirimize insan olarak bakmaya başladık, yafta olarak değil…

Armin: Birbirimizi anlayabileceğimizi düşünüyorum.
Eren: Armin, Bertolt’un anılarında işe yarar bir şey gördün mü?
Armin: Oh… hayır. İşe yarayan bir şey değil.
Eren: Zamanımız yok. Zeke’in yaşamak için üç yılı kaldı.
Armin: Evet, onun hakkında…

Armin: Yelena’nın planlarına böyle uymanın kabul edilebilir olduğunu düşünüyor musun?
Mikasa: Bir sorun mu var?
Armin: İşler sarpa sarmadan konuşamaz mıyız? Bir kere liman tamamlandı mı, Marley ve dünyanın diğer yerlerindekilerle konuşabiliriz. Yanlış anlaşmalarımızı bir çözebilsek…
Eren: Ne? Yanlış anlaşmadan ne kastediyorsun?
Armin: Biliyorsun, insanların bizim korkutucu olduğumuzu düşünmesi.
Eren: Dünya bizi titanlara dönüşebilen canavarlar olarak görüyor. Bu konuda yanılıyorlar mı?

Mikasa: Fakat kimi Marleyliler ile geçinebildik.
Eren: Kaç tane? Buraya gelen askerlerin çoğunluğu hala bize hapishane parmaklıkları ardından bakıyorlar.
Mikasa: Şey, daha fazla zaman geçirirsek…
Armin: Evet, zamana ihtiyacımız var.
Eren: Evet ve bize bu zamanı kazandırmak için, bizimle uğraşmalarını engellemeliyiz.

Bu konuşmalar esnasında, Hizuru Klanı, Zeke ile beraber yaptıkları plan ile Paradis’e geliyor. Bu plan, iddiaya göre, hem dünyayı hem de Eldia’yı kurtaracak. Bu plana göre:

  1. ‘Dünya Sarsıcı’ silahının gücü, yani devasa titanların yok edici gücü, kısmen salınarak dünyaya gösterilmeli.
  2. Hizuru’nun arabuluculuğuyla Paradis’in ordu gücü arttırılacak.
  3. Zeke, içindeki titanı, kraliyet kanına sahip birisine geçirecek. Bu kişi, ömrünün kalan 13 yılında, olabildiğince çok çocuk yapmalı.

Paradis dünyadan teknolojik ve ordu gücü olarak 100 sene geride olduğu için, böyle bir plana ihtiyaç duyuluyor. Pek çok şeyi yeniden icat etmek gerekmeyeceği için, sistemsel bu dönüşümü 50 sene içerisinde yapabilecekleri söyleniyor. Ancak o 50 sene içerisinde, Dünya Sarsıcı’nın yarattığı tehdit sayesinde adayı koruyabilecekler.

Hange: Gerçekten 50 sene içerisinde bitecek mi? Başka ne geliştirilebilirse geliştirilsin, Dünya Sarsıcı aşırı derecede güçlü bir silah. Eğer ona bel bağlarsak, suikast tehlikesi kraliyet soyunun varislerini nesiller boyunca takip edecektir. Ebeveynden çocuğa, aynı Reiss ailesi gibi, tekrar ve tekrar. Sadece bizi şimdi kurtarıyor diye, çocuklarımızı kaybet-kaybet durumuna mahkum mu etmeliyiz? Elbette hayır. Buna izin vermenin imkanı yok fakat yine de.
Historia: Pekala.

Historia: Hayvan Titan’ın varisi olmayı kabulleniyorum. Dünya Sarsıcı varlığımız için gerekli olduğu sürece.
Eren: Historia, eğer hayatlarımızın karşılığı yıkılmış duvarlar, çiğnenmiş arazi ve besi hayvanı gibi yetiştirilip öldürülen çocuklar demekse, Zeke Yeager’in planını kesinkes kabullenmeyeceğim.

Eren: Geleceğimizi dünyayı sarsmanın potansiyeline emanet etmek tehlikeli. Elimizde kalan zamanla, bütün olasılıkları değerlendirmek daha iyi olmaz mı?
Kiyomi: Evet, henüz bir karar için acele etmenize gerek yok. Ve biz, siz ile Zeke Yeager arasında arabuluculuk yapmaya devam edeceğiz.

Bu konuşmadan birkaç şey anlaşılıyor. Paradislilerin iki seçeneği var, ya dünyayla diyalog yoluna girecekler ve başka bir yol bulacaklar, ya da Historia ve çocuklarına büyük bir yükleyerek Dünya Sarsıcı’nın yarattığı tehdidi kullanacaklar. Eren bu ikinci seçeneği reddediyor çünkü arkadaşları onun için dünyadaki en değerli şeyler. Onları feda etmeyi ve özgürlüklerinin çalındığı, kısa hayatlara mahkum oldukları bir gelecek yaratmayı reddediyor. Ancak buna rağmen, aldığı anılar sebebiyle geleceğin sabit olduğunu düşünse de, alternatif bir yol bulunması gerektiğini öneriyor. Lakin…

Hange: İyi haber yok. Görünüşe göre, Hizuru’nun eli boş.

Hange: Biliyordum. Hizuru, bütün kaynaklarımızı kendilerine mal etmekle ilgileniyordu. Diğer uluslarla ticaret yapmamıza yardım etmeyecekler. Doğru, Eldialıların haklarını korumak isteyen organizasyonlar var ama onlar ucube olarak görülüyorlar. Hatta, dünyanın, Paradis’in kötülüğün kaynağı olmasına ihtiyacı var. Onlar, bu ortak tutumun onları bir araya getirdiğini ve küresel stabiliteyi koruduğunu düşünüyorlar.

Eren: Yani… bu, Dünya Sarsıcı’ya bel bağlamak zorundayız ve Historia’yı feda etmekten başka seçeneğimiz yok anlamına mı geliyor?
Levi: Öyle geliyor. Hizuru’yla anlaşmamızda, Dünya Sarsıcı tarafından desteklenen bir askeri ittifaka gireceğimiz var.
Armin: Bu… yani… dünya atalarımızın yüz sene önce gerçekleştirdiği aynı kötü eylemleri tekrarlamamızı mı istiyor? Kendi kendilerine, bizim niyetimizin ne olduğu fark etmeksizin, bizim şeytan olduğumuza karar verdiler. Neden hep beraber barışa doğru olan yolda ilerleyemiyoruz?
Mikasa: Muhtemelen bilmedikleri için. Kim olduğumuzu bilmiyorlar, bu yüzden bizden korkuyorlar.

Hange: İşte bu. Azumabito’ya diğer ülkelere gitmesi konusunda bel bağlamaya devam edebiliriz ama bu sonucu değiştirmeyecek. Dünya bizim yüzümüzü göremiyor. Neden bize güvensinler ki? Yani, onlarla kendimiz buluşalım. Eğer bizim kim olduğumuzu anlamıyorlarsa, onlara sadece bunu öğretmeliyiz. Keşif Birlikleri’nin olayı da bu değil mi?

Bundan sonra Eren, Zeke’in 2 yılı ve kendisinin 5.5 yılı kaldığından bahsediyor. Acele etmeleri gerektiğini söylüyor. Gruptakiler Eren’in titanını almak için gönüllü oluyor ve tartışıyorlar. Ancak Eren, titanı hiçbirisine vermeyeceğini söylüyor. Aşağıdaki ünlü sahne yaşanıyor.

Eren: Hiçbirinize aktarmayı planlamıyorum.
Jean: Neden?
Eren: Çünkü siz benim için herkesten daha önemlisiniz. Bu yüzden, uzun hayatlar yaşamanızı istiyorum.

Bu sahnelerle beraber birkaç şey anlaşılıyor.

  1. Paradislilerin, Dünya Sarsıcı planını izlemek dışında, kalan tek seçenekleri, okyanusun ötesine geçerek kendilerini doğrudan tanıtmak. Bu seçenek de işe yaramazsa, Historia’yı feda etmek dışında seçenekleri kalmayacak.
  2. Eren, Historia’yı feda etme seçeneğini kesinlikle reddediyor çünkü arkadaşları onun için dünyadaki en değerli kişiler.
  3. Seçim yapma zamanı yaklaşıyor.

Armin’in serinin başlarında ettiği sözlerin etkileri hala sürüyor. Bilinmezlik çok fazla fakat zamanın akışı durmuyor! Eren, zaman sıkıntısından ilk bahsettiğinde Zeke’in 3 yılı kalmıştı, şu an bu 2 yıla inmiş. Karar anı yaklaşıyor ve bu karar, aşağıdaki sahnede veriliyor. Okyanusu aştıktan sonra, Ymir’ın tebaasının hakkını savunan bir derneğin toplantısına gidiyorlar.

Konuşmacı: Uluslara dağılmış olan, Ymir’ın yerinden olmuş tebaası için yardım arıyoruz! Bu tebaa hiçbir zaman Eldialı değildi ve Eldia İmparatorluğu’nun o tehlikeli ideolojisiyle hiçbir alakaları yok! Eldia İmparatorluğu tarafından çocuk yapmaya zorlanmış, bizim şefkatimizi hak eden kurbanlardan başka bir şey değiller! Bizim nefretimizi hak edenler, her zaman olduğu gibi, o adadaki şeytanlardır!

Konuşmacı: Tiksinmemiz gerekenler, yüz sene önce o adaya kaçan şeytanlardır! Bizim düşmanımız, o adanın şeytanlarıdır!
Mikasa: O günden itibaren, Eren aramızdan ayrıldı.

Artık, Eren’in motivasyonları ve neden böyle bir yolu seçtiği veya seçmek zorunda kaldığı anlaşılıyordur diye düşünüyorum. Değer verdiği, özel bulduğu, onun için bu dünyadaki diğer herkesten daha önemli kişileri korumak istiyorsa böyle bir yolu seçmek zorundaydı. Zaman azalıyordu ve seçenekleri tükenmişti. Historia’nın feda edilmeyeceği tek gelecek buydu ve Eren bunu seçti. Hatta bu yüzden, hapishanedeyken, Hange ona “Historia’yı umursamıyor musun?” diye sorduktan sonra sinirleniyor ve Hange’yi tehdit ediyor.

“Başka bir deyişle, Hange, bilmek istiyorum. Ne yapabilirsin? Söyle bana, Hange! Başka bir yol varsa, onun ne olduğunu söyle bana!!

Röportajlar

Bu durum da bizi ilginç bir noktaya getiriyor. Eren’in kişiliği göz önüne alınırsa, başka bir şey yapma seçeneği var mıydı? Bu konuda, Isayama’nın 2017’den bir röportajının yararlı olacağını düşünüyorum. Bu röportaj yapıldığında, Marley arkı yeni başlamıştı.

Soru: İnsanlık tarihindeki savaşların aksine, mangada kazanan ve kaybeden yazar tarafından belirleniyor. En sonda, doğrunun ne olduğuna karar verebilecek misiniz?

Cevap: Şu ana kadar, sur içindekilerden Eren’in bakış açısını çizmiştim fakat Marley Arkı için, aynı kişiler Marley’in düşmanı olarak beliriyor. Bu sayede, okuyucu da Marley de, karşı tarafın ne planladığını bilmiyor. Bu zamana kadar, bu tahmin edilemez olma rolü titanlara verilmişti. Yani, bunu yaparak, kimin iyi kimin kötü olduğunu tersine çevirdim.

İşin sonunda, serinin neyin “iyi” neyin “kötü” olduğu konusunda bir yargıya vardığını düşünmüyorum. Örneğin, Furuya Minoru’nun “Himeanole” hikayesini okuduğumda, sosyal normlar altında, toplumun hikayedeki seri katili affedilemez olarak göreceğini biliyordum. Ancak hayatını ve arka planını göz önüne alınca hala merak ettim, “Bu onun doğası idiyse, suçlayacak kişi kim?” Hatta şunu bile merak ettim: “Bir katil olarak doğmamam sadece bir tesadüf mü?” Kesinlikle başaramadığımız şeyleri “çaba eksikliğine bağlı bir hata” olarak değerlendiririz ve bunda bir acılık var. Öte yandan, bir fail için, “Bu hale gelmemin sebebi çabalamamam değil,” demenin bir tesellisi var. Bu koşullar altında kurbanın hislerinin önemli olduğunu inkar edemeyiz. Ancak sorunun kökenini değerlendirirsek, “Doğru olan nedir?” sorusunu yanıtlamak yerine, başka çalışmalar ve felsefelerden esinlenmek ve bu anlar sırasındaki hislerimi doğrudan bir şekilde yansıtmak – bence Shingeki no Kyojin’in sonu buna benzeyecek.

“Onları yok edeceğim.”

“Her bir tanesini, bu dünyadaki o hayvanların.”

“Ne diyor la bu değişik?” dediğinizi duyar gibiyim. Haksız da sayılmazsınız çünkü cevabın son üçte biri gittikçe muğlaklaşıyor. Ancak elimizdeki bilgilerle beraber yorumlayınca, bence bir sonuca varılabiliyor.

Öncelikle, Eren’in içinde bulunduğu koşulları göz önüne almak gerekiyor. Yazının başında dendiği gibi, bireylerin kendilerini iyi-kötü diye değerlendirmek yerine, onları bu seçimlere iten sistemleri değerlendirmek daha farklı bir bakış açısı katıyor. Bu yüzden, Eren’i basit bir şekilde iyi veya kötü, doğru veya yanlış diye değerlendirmek yerine, onu bu karara iten bütün koşulları göz önüne almak gerekiyor. Yukarıda tekrar tekrar bahsettiğim durum, Eren’in küçüklüğünden beri yaşadıkları ve kişiliği düşünülünce, yaptığı seçim gayet nedensel bir temele oturtulabiliyor.

“Bir şeyle sarhoş olmadıkları zaman devam edemiyorlardı. Hepsi… bir şeye köleydi.”

İkinci olarak, Eren’in kişiliğini göz önüne almak gerekiyor. Isayama’nın bahsettiği gibi, eğer failin doğası böyleyse, suçlanacak olan nedir? Bildiğimiz kadarıyla, Eren küçüklüğünden beri böyle birisi. Bunun çok açık bir sebebi yok ama bildiğimiz kadarıyla manipülasyon sebebiyle gerçekleşmiyor. Tam tersine, babası onu özgür bir şekilde yetiştiriyor ve kendi ideolojisini Eren’e dayatmıyor. Aynı şekilde, Atak Titanı’nın bir manipülasyonunu da görmüyoruz. Hatta öğrendiğimiz kadarıyla, Atak Titanı’nın sözüm ona ‘geleceği görme’ yeteneği, Eren ve Zeke’in Yollar düzlemindeki etkileşimi sonucu gerçekleşiyor. Unutmayın, Eren anılara yaptığı bu yolculuk sırasında geçmişe etki ediyor ve ardından Zeke’e teşekkür ederek, o olmasa böyle bir şeyi yapamayacağını söylüyor. Yani, aslında Atak Titanı’nın geleceği görme gücü, o anda anılara yaptıkları yolculuk sebebiyle gerçekleşiyor. Atak Titanı’nın içsel bir özelliği değil, Zeke’in Kurucu Titan’ı kullanarak geçmişi ziyaret ettiklerinde, Eren’in kendisinin geçmişe yaptığı manipülasyonlar yoluyla gerçekleşiyor. Bunu destekler şekilde, Eren’in kendisinin başka bir Atak Titanı kullanıcısı tarafından manipüle edildiğini veya gelecekte yaşayan bir kullanıcının anılarını gördüğünü de görmedik. Geleceğe dair gördüğü anılar sadece kendisine ait olanlardı.

Sonuç olarak, Isayama’nın yazdığı hikayede, Eren’in yaptıklarını sadece iyi veya kötü gibi basit bir ikileme indirgemek yanlış olur. Hem kendi doğası gereği hem de yaşadığı dünyanın koşulları gereği bu yola itilmiş bir insanın hikayesini takip ediyoruz.

Isayama’nın başka bir röportajına bakmak, seriyi daha da iyi anlamamıza yardımcı oluyor. Bu röportajda, seride ilk başta The Mist denilen filmin etkisinin olduğunu söylüyor.


“Filmin ortası itibariyle, The Mist’in hikayesi, tipik bir B-seviye film. Ancak filmin sonunda, baş karakterin neyin doğru olduğu hakkındaki derin, içsel inançları onu yozlaştıran şey oluyor ve onu çelişkili bir şekilde davranmaya itiyor. İzleyicinin doğru olduğuna inandığı şey de tersine çevriliyor. Başlarda, bu stili Shingeki no Kyojin’de nasıl taklit edebileceğimi görmek için bayağı bir analiz gerçekleştirdim.”


Ancak röportaj bununla kalmıyor. Isayama, zamanla yeni bir esin kaynağı bulduğunu söylüyor. Bu kaynak, ilginç bir şekilde, bir Marvel filmi: Guardians of the Galaxy.


“Başta The Mist’e benzetmeyi ele aldım fakat şimdi Guardians of the Galaxy’ye benzer, daha barışçıl bir yol izlediğimi söyleyebilirsiniz. Shingeki no Kyojin’in iyi veya kötü bir sonu olup olmayacağından bahsetmiyorum – sadece yaratıcı olarak kendi tutumumdan ve okuyucuların seriden zevk almasını garanti edecek yöntem farklılıklarından bahsediyorum.”


Guardians of the Galaxy ile neyi kastettiğini şu an için bilmiyoruz ve bunun çok düz bir yorum olmayacağı kesindir. Parlak kişiler, dışarıdan banal görünen kaynaklardan ilginç ilhamlar bulabilen kişilerdir. Lakin The Mist ile benzerlik inkar edilemez. Yozlaştırma deyip dememek kişiye kalmış fakat gerçekten de, Eren’in seri başından beri sahip olduğu içsel değerler onu bu yola yönlendiren şeyler oluyor.

Röportajlar konusunda, son olarak, oldukça önemli bir tanesine bakıyoruz. Serinin temelinde diyebileceğimiz bir temayı, bu röportaj iyice gözler önüne seriyor.


26 yaşındaki Isayama, Hita’da, dağlarla çevrili bir düzlük olan Oita ilinde büyüdü. Büyürken, çocukların sumo maçlarında sürekli olarak kaybetmiş. “Aşağı olduğumu fark etmiştim,” diyor. Kendi memleketindeki dar görüntüden daha büyük bir gökyüzüne sahip olan bir yere kaçmanın özlemini çekiyordu. Lisedeyken, Isayama, basımcılara manga yollamaya başladı. “Güçlülere bayılıyordum ve fiziğimi değiştirme konusunda içten bir arzum vardı,” diye açıklıyor. Tokyo’ya taşınmasının ardından, manga için esin kaynağı olan bir olay yaşadı. Isayama bir internet kafede gece vardiyasında çalışırken, bir anda bir müşteri onu yakasından tuttu. “İletişim kuramayacağım birisiyle tanışmanın korkusunu hissettim.”

Serinin yaratıcısı Isayama Hajime.

Kalın puntolarla yazdığım kısım, Shingeki no Kyojin’in en başından beri var olan bir temayı yansıtıyor. Gerek titanlar ve insanlar arasında, gerekse insanlar ve insanlar arasında, sürekli olarak bir iletişim eksikliği var. Ancak bu eksiklik sadece hoş laflar ve iyi niyet ile de çözülemiyor. Titanlar, ne denirse densin insanları yiyor. Titan savaşçılardan Bertolt, Armin’in konuşma teklifini reddetmiş ve onları öldürmeye çalışmıştı. Savaşçı ekibi konuşmayı reddederek Marco’yu öldürmüştü. İlk Marley denizci grubu, bariz dezavantajlıyken bile, konuşmayı Yelena müdahale edene kadar reddetmişti (o da bir manipülasyon çıktı). Eren’in dediği gibi, adaya gelen Marleylilerin büyük bir çoğunluğu konuşmayı reddetti ve bu yüzden parmaklıklar ardındalar.

Evet, Armin, diyalog yolunun çözüm olacağı konusunda oldukça haklı. Yazı içerisinde daha önce söylendiği gibi, günümüzde bu biliniyor ve bu yüzden devletler arasında diplomasi günümüzde bu kadar büyük bir şey. Anlaşmazlıkların, doğrudan savaşa varmadan, daha farklı yollarla halledilmelerini sağlıyorlar. Lakin böyle bir şeyin gerçekleşmesi için, iki tarafın da konuşmaya hazır olması ve bunu istemesi gerekiyor.

Şu ana kadar gördüklerimize bakılırsa, Paradisliler için, bu neredeyse hiç mümkün bir şey değil. İyi niyetlerine rağmen, diyalog istekleri sürekli ve sürekli olarak reddedildi. Lakin şu son olaylarla beraber buna tek bir istisna var. Magath ve onun savaşçı ekibi, şu an kimi Paradislilerle işbirliği yapıyorlar. Hatta seri başından beri ilk kez, Paradisliler ve Marleyliler açık ve dürüst bir şekilde konuşmayı başardılar. Bu açıdan, kamp başındaki bölüm seride bir dönüm noktasını temsil ediyor olabilir. Kim bilir, belki de buradaki işbirliğinden ilginç bir şey çıkar ve Paradisliler için daha farklı bir yol açılabilir. Ancak öte yandan, bu grup içerisinden önemli bir pozisyona sahip olan tek Marleyli (hatta tek Marleyli) olan Magath öldü. Yani lojistik olarak böyle bir çözüm hala imkansız olabilir. Aynı zamanda çok geç ve çok küçük bir şey de olabilir.

İnsanın insanı “yediği” geçmişimiz çok da uzak değil. Hatta hala sürüyor. Sadece kimi açılardan daha hafiflemiş şekilde. Sürekli ve oldukça çeşitli tahakküm, varlığını sürdürüyor. İnsanın insana zulmü bitmedi.

Serinin temelindeki çatışmadan okuyucunun çıkarabileceği bir ders varsa, belki de diyaloğun önemidir. Bu tarz durumlar yaşanması istenmiyorsa, diyalog yolunun öne çıktığı sistemler kurmalıyız çünkü sadece bireylerin bunu istemesi yetmiyor. Böyle bir yorum yerinde olacaktır çünkü dünya savaşları ve soykırımlar çok da geçmişte olan şeyler değiller. Bu tarz durumların aşırı yaygın olduğu zamanlar geçeli bir yüzyıl bile olmadı. Hala kanlı ve zulüm dolu bir geçmişin tekrar geri dönebileceği, göreli olarak barışçıl ama hassas zamanlarda yaşıyoruz. Hatta dünyadaki kimi insanlar için, örneğin savaş kurbanları, mülteciler ve açlar ile aşırı yoksullar için, bu durum devam ediyor. Biz bu açıdan şanslı olanlardanız.

Peki seri bunu doğrudan söylüyor mu? Bunu anlaması zor çünkü Shingeki no Kyojin, doğrudan bir şey anlatmaktan öte, ortaya bir durum koyuyor. Okuyucular olarak bizim yapabileceğimiz şey, kendi sonucumuzu çıkarmaktır. Hatta bu mevzu hakkında ‘yazarın ölümü’ denilen bir kavram bile var. Buna göre, yazarın niyetin fark etmeksizin, ortaya çıkardığı hikaye kendi başına ele alınmalıdır. Yani, şöyle bir argüman geliştirilebilir: Isayama’nın niyeti fark etmeksizin, yazdığı hikayeden bu sonucu çıkarabiliriz. Elbette farklı şekilde de alabilirsiniz ve Isayama’yı dikkata alarak da, almayarak da, başka bir sonucu olduğunu söyleyebilirsiniz. Dediğim gibi, Shingeki no Kyojin doğrudan -hele tek bir- mesaj üstüne kurulmuş bir seri değil. Lakin hangi çıkarım daha haklı? İşte bu tartışma yıllar boyunca devam edebilir. Bütün bu önemli felsefi sorular bir yana, en azından şunu söyleyebiliriz: Isayama’nın burada yaptığı, şonen türündeki ‘arkadaşların mutlak önemi’ kavramını oldukça farklı, hatta yapıçözüm yapar bir şekilde ele almak olarak yorumlanabilir.

20 YORUMLAR

    • Teşekkürler hacıt, burada yazacak platformu verdiğin için de ben sana teşekkür ederim (az yağ çekelim birbirimize). Evet, elimden geldiğince az yorum yaptım ve serinin anlattıkları hakkındaki şahsi fikrimi olabildiğince az belirttim (örn. insan doğası hakkında dediklerine katılıp katılmadığımı hiç belirtmedim). Lakin sondaki mevzu merak ettiğim bir şey ve belki başka bir yazının konusu olur.

      Alakasız bir dipnot olarak, bu yazı için yaptığım okuma, izleme, sayfa toplama ve yazma toplam 19 gün sürdü. Seriyi baştan okuyup, izledim. 130 bölümden 750 sayfa kaydetmişim. Ardından bir de o sayfaları tekrar taradım. Diyeceğim o ki, böyle bir analiz kolay kolay yapılmıyor 😀

  1. Yazın için çok teşekkür ederim. Sonunda seri hakkında düzgün konuşan biri karşıma çıktı. Seri okurlarının çoğu hala mangayı shounen manga zannediyor, bu yüzden kendilerini mutlu edecek şeylerin çıkacağını umuyor, bu yazı onlara iyi bir cevap olur.

    • Ne demek. Seri bir şonendir çünkü şonen mi değil mi kategorizasyonu sadece çıktığı dergiye göre yapılıyor. Serinin çıktığı Bessatsu Shounen dergisi de doğal olarak bir shounen dergisi. Ancak WSJ’deki ortalama bir seriden farklı olduğunu söylemek yanlış olmaz.

  2. Hem seri için hem de Eren için çok güzel bir analiz olmuş. Eren ile ilgili yazdığın özgürlüğünün kısıtlanması fikrine karşı yorumun da yeni sayı ile desteklenmiş oldu. Analizlerinin devamını sabırsızlıkla bekliyorum.

    100. sayıdan sonra Eren’in tüm hareketlerini ve motivasyonlarını serinin başından sonuna tekrar inceledim. Hala daha onunla ilgili açıklamalar tamamlanmadığından tüm karakterini yorumlayamasam da beni en çok etkileyen kurgusal karakter Eren. Yaşadığı kırılmaların, yaptığı seçimlerin, kaldığı ikilemlerin, başarısızlıklarının hatta kendini kandırdığı anların bile herbiri ile empati kurabildiğim bir karakter oldu. Onunla ilgili incelemeler okumak da çok hoşuma gidiyor. Malum bu kadar emek harcanmış olmasını geçtim, Türkçe bir inceleme yazısı dahi bulmak zor. Bu yüzden teşekkür ederim.

    • Yorumunuz beni oldukça sevindirdi. Böyle ilgili insanlar olduğunu görmek güzel.

      Evet, 131. bölüm bayağı doğrulayıcı oldu. Eren’in zaman atlaması sonrası hareketleri bende de merak uyandırmış şeyler. Zaten bu yüzden, zaman atlaması sonrası seriyi gidip iki kere tekrar okudum/izledim. Eren’in geçirdiği değişimler, motivasyonları, kişilik yapısı vb. aslında başından beri çok net görülüyor. Bu yazı fazla uzadığı için konuşamadığım şeyler de var. Örn. Historia’nın Eren için önemi (basit bir romantik ilgi olarak kastetmiyorum) veya özgürlük kavramının onun için tam olarak ne ifade ettiği.

      Seri oldukça dolu. Konuşacak çok şey var.

  3. Gayet güzel bir yazı olmuş. Eren karakterinin özünü ve zamanla yaşadığı değişimi anlamakla beraber aslında serininde ne derece değiştiğini bir kez daha fark ettim. Bodrumda ki gerçeği öğrenmemizin ardından dış dünyaya çıktığımızda seri çok farklı bir yöne doğru evrilmişti. Hikayede ki karakterler kadar şaşırmış ve etkilenmiştim bende. Daha önce pek tatmadığım, değişik ve ilgi çekici bir tecrübeydi. Titanları temizlemeye çalışan insanlıktan politik bir savaşa geçilmesi daha da gerçekçi kıldı seriyi gözümde. Bu tarz değişimini pek beğenmeyen insanlar olduğunu da gördüm fakat bence bu şekilde unutulmaz bir eser olmayı başardı SnK. Finalininde güzel ve vurucu olmasını umuyorum.

    • Denilenlere katılıyorum. Zaman atlaması sonrası sağlanan bakış açısıyla seri tekrar bir okunduğunda da, birçok şeyin baştan itibaren bu ideolojik zeminde kurulduğu fark ediliyor. Seride titanlar elbette temel bir konumda ama asıl ilgi çekici yanı, temsil ettikler şey. İşte bu açıdan Shingeki no Kyojin başından beri aynı.

  4. Çok güzel bir yazı olmuş. Mangayı hızlıca okuyunca seri hakkında düşüncelerimi toparlayamamıştım bu yazı seri hakkından düşüncelerimi toparlamama çok yardımcı oldu ve bazı şeyleri de fark etmemi sağladı :D, teşekkürler.

CEVAP VER

Lütfen Yorumunuzu Giriniz !
Lütfen İsminizi Girin