Shingeki no Kyojin ve Yazarının Acı Gerçeği: Korkuya Yenilmiş, Kaderci ve Yarı-Cahil

Manga gibi görsel ve kurgusal sanatların birleştiği “sentez” sanat biçimlerinde, oldukça sık yapılan bir hata, yoğunlukla metinsel kısmı göz önüne alırken görsel kısmı göz ardı etmektir. Oysa bu sanat formları, özellikle ustalıkla dokunmuş olanları, yoğun bir şekilde görsel ipuçları da içerir. İyi sanatçılar, görsel, metinsel ve alt-metinsel temaları birleştirerek bir bütün yaratmaya çalışır.

Bu açıdan bakıldığında, bugüne kadar yaptığım analizlerde bir öğenin eksik olduğunu fark ettim. Shingeki no Kyojin’in temalarını görsel olarak yeterince ciddiye almamıştım. Bu eksiğimin farkına varmamla beraber, bugüne kadar bu hikaye hakkında düşündüğüm şeyler daha iyi bir bağlama oturdu. Shingeki no Kyojin, basitçe açıklayacak olursam, bir korkunun ürünüydü. Daha spesifik olarak, insan korkusunun ürünüydü. Yazarın insanlara yönelik korkusu hem metni hem de görsel sanat kısmını inanılmaz kuvvetli bir şekilde işgal ediyordu.

I. Yazının Kapsamı ve Amacı

Bu yazıda, bu korkunun hikaye için neden temel olduğunu ve nasıl onun yaratıcısı Hajime Isayama’nın korkusuyla, spesifik olarak insan korkusuyla, bağlantılı olduğunu göstermeye çalışacağım. Düşüncem odur ki bu bağlayıcı temanın fark edilmesiyle beraber hikaye ve sonu çok daha fazla anlam kazanıyor. Hikayenin korkuya yenik düşmüş ve kaderci birisi tarafından yazıldığı ve bunu yansıttığı görülüyor.

Bu temaların bağlantılarını gösterdikten sonra, Türkiye ve dünyadan örnekler vererek onları eleştirel bir şekilde ele alıyorum. Hedefim, Shingeki no Kyojin’i doğrudan ele alan yazılarımda sonu getirmek ve bugüne kadar bahsettiğim pek çok şeyin finalini yapmaktır.

Bu yazı, Shingeki no Kyojin eserinin tamamından spoiler içermektedir.

Bu yazı, yazarın kendi sitesinde de yayımlanmıştır.

1. Korkunun Görsel ve Metinsel Dışa Vurumu ve Bağlantıları

1.1. Devlerin İfadeleri

Birkaç ay önce Shingeki no Kyojin’i tekrar okurken, görsel olarak bir şey dikkatimi çekti: devlerin yüzleri garip ifadelere sahip insan yüzlerine benziyordu. Biliyorum, oldukça şoke edici bir gözlem. Lakin demek istediğimi biraz açayım. Devlerin yüz ifadeleri, korkunç ifadelere sahip insanların yüzüne benziyordu. Sanki okuyucuya zarar vermek isteyen, garip, yabani, anlaşılamaz, düşmancıl insanlar gibi. Buradaki anahtar kelime “insan”. Devler sanki, yaratıktan öte, düşman gibi davranan insanlara benziyordu. Örneğin, aşağıdaki kimi örneklere bakın.

Bu ve benzeri çizimlerde, devlerin insana benzeyen ama tam olarak öyle olmayan ifadeleri görülüyor. Uncanny valley denilen olguya benzer bir şekilde, insana yeterince benzemesi ama tam olarak insan olmaması, onu, insana hiç benzemeyen bir şeyden daha korkutucu kılıyor. Bunun sebebi, belki de, hem bir şeylerin yanlış olduğunu hissettirmesi hem de bize korkutucu insanları hatırlatmasıdır.

Bununla alakalı olarak, yukarıdaki örneklere ve diğer titan çizimlerine baktığımda aklıma bir nevi gerçek hayatta görülen yabancı kişiler geliyor. Sanki, devler, gündelik hayatta görülen o yabancı insanlara korkuyla bakınca görülen bir resme benziyor. Korkunun etkisiyle çarpıtılmış o garip, anlaşılamaz, bir acayip ve dehşet verici yüzler. Bu da, titanların, Shingeki no Kyojin’in yazarı Hajime Isayama’nın insan korkusunu yansıttığını düşünmeme yol açıyor. Başka bir deyişle, Öteki korkusunu. Burada Öteki derken, felsefede çok sık kullanılan bir anlamını kullanıyorum: benden olmayan. Burada “benden olmayan” ile kastedilen, diğer bütün insanlar olabileceği gibi, sık sık, farklı olanlar oluyor. Farklı bir fiziki yapıda, farklı bir cinsiyetten, farklı bir etnik kökenden, farklı bir milletten, farklı bir renkten, farklı bir dinden, farklı bir mezhepten, farklı bir partiden, farklı bir ideolojiden, farklı bir yaştan… liste uzar gider. Öteki mevzusu, Shingeki no Kyojin için oldukça temel bir noktada. Sonuçta, “Öteki” olarak görülen kişilerin birbirine uyguladığı şiddeti konu alıyor. Eldialılar ve Marleyliler, Paradisliler ve Paradisli Karşıtları, birbirlerini ötekileştirmiş gruplar için oldukça iyi birer örnek oluyor. Serinin içerdiği hikayesel dönemeçle titanların bir nevi insan olduğunun açığa çıkmasıysa, bu yorumumu destekliyor.

1.1.1. Asahi Shimbun Röportajı

Yazarın insan korkusunun bir esin kaynağı olması hakkındaki düşüncelerim, onun bir röportajıyla da destekleniyor. 2013 senesinde Asahi Shimbun’a verdiği röportajda şunlar geçiyor.

Isayama bir internet kafede gece vardiyasında çalışırken, bir anda bir müşteri onu yakasından tuttu. “İletişim kuramayacağım birisiyle tanışmanın korkusunu hissettim.” Bu dehşeti ve rahatsızlığı titanlar aracılığıyla yansıtıyor.

Titanlar tam olarak bu değil mi? Sizinle konuşmayı reddeden, bunun yerine size zarar vermeyi, öldürmeyi amaçlayan canlılar; aynı, iletişim kurulamayacak, düşman bir insan gibi. Bu açıdan, Isayama’nın titanların yüz ifadelerini nereden esinlendiğini anlaması zor değil. Öteki olarak görülen, hatta düşman olarak görülen ve kendisinden korkulan insanlardan esinleniyor.

1.2. İnsanların Duyguları

Yıllar önce bir arkadaşla konuşurken, Shingeki no Kyojin’in karakter çizimlerinden şikayet etmiştim. “Sanki her karakter sürekli olarak kakasını tutuyormuş ve her an altına sıçmak üzereymiş gibi görünüyor,” demiştim. Bir açıdan da haklıydım. İnsanın toplum içinde tuvaleti gelmişse ve bu ihtiyacını giderebileceği bir yer yoksa, hissettiği duygu, gittikçe artan bir gerilim ve korkudur. Toplum içinde altına yapma gerilimi ve korkusu. Bu açıdan bakıldığında, mizahi bir şekilde ifade etmiş olsam da, demek istediğim daha net anlaşılacaktır. Hikaye boyunca tanık olduğumuz gerek ana gerekse yan karakterleri şöyle bir düşünün. Yüzlerinin korkuyla çarpıldığı an ne kadar fazla, değil mi? Hatta, bunu sayısal olarak kanıtlayamasam da, bence hikayedeki yüz ifadelerine bakıldığında, diğer bütün duygulardan daha çok ifade edilen duygu korku ve onunla alakalı olan gerginliktir. Hikayenin içinde, defalarca ve defalarca, özellikle duygusal önemi oldukça yüksek anlarda, korkuyu görüyoruz.

Hatta bence Isayama korku dolu ifade çizmeye o kadar alışmış ki, başka -özellikle negatif olan- duyguları da korkuya benzer şekilde çiziyor. Komedik sahnelerin birçoğunda bile korkuyla veya korkutucu bir ifadeyle çarpılmış bir yüz görüyoruz.

Hikayenin korkuyu ne kadar yoğun içerdiği gizli saklı bir konu değil. Hikaye boyunca, defalarca, bir karakterin titanlar veya başka insanlar elinde acı verici bir şekilde ölmesini gördük veya bunun tehdidine tanık olduk. Hatta, aniDB, animeyi korku olarak da sınıflandırıyor.

“O gün, insan ırkı, onlar tarafından domine edilmenin korkusunu ve bir kuş kafesinde tutsak tutulmanın utancını hatırladı.”

Serinin korku üstüne kurulu olmasını, yukarıda paylaştığım açılış sahnesinde de görüyoruz. Titanlar tarafından ve daha sonra insanlar tarafından (gerek fiziksel gerekse metaforik) yenme korkusu, serinin temasal bel kemiğini oluşturuyor.

1.3. Ymir’in Hikayesi

“Uzun, uzun zaman önce, bu dünyada adi madde dışında hiçbir şeyin var olmadığı bir vakit vardı. Bu bereketli bataklıkta, belli bir şeyin formları belirdi, kayboldu ve tekrar belirdi… ve eninde sonunda bir tanesi kurtuldu. Bunu şimdi ‘hayat’ diye biliyoruz.”

“Hayatın eninde sonunda kurtulmuş olmasının sebebi, doğasında çoğalmak olmasıydı. Hayat çoğalmak için yeni formlar edindi, her türlü çevreye adapte oldu ve zaman içinde, günümüzde, bizimle neticelendi. Daha fazla sayı. Daha fazla çeşitlilik. Daha fazla bolluk. Bu yüzden, hayatın amacının çoğalmak olduğunu söylüyoruz.”

“Bu kum. Bu çakıltaşları. Bu su. Onlar çoğalmayı amaçlamıyor. Fakat hayat bu umarsız macerasında dur durak bilmiyor. Ve ölüm, yani türün soyunun tükenmesi, çoğalma amacına ters düşüyor. Bu yüzden korku olarak bilinen cezayla karşılaşıyoruz. Ve bu yüzden, o çocuk çaresizce böyle bir acıdan kaçınmanın yolunu aramıştı. Daha büyük güç. Daha büyük boyut. Ölmeyen bir bedene can verdi. Ve ölümden bile muaf, özgür olan bir dünyaya kaçtı.

Ymir’in hikayesine baktığımızda, onun da temelinde yine korkuyu görüyoruz. Yani, hikayenin temelini oluşturan titan döngüsünün başlamasına yol açan şey de korku duygusu oluyor. Bu duygudan kaçmak isteyen bir kızın şans eseri kendisinden çok daha muazzam bir güce denk gelmesi ve acımasız bir şekilde de olsa bu dileğinin yerine getirilmesi hikayenin kökeninde bulunuyor. Başka bir deyişle, temasal olarak, yine hikayenin bir temelinde korku duygusuna denk geliyoruz.

2. Korkuya Yenilmiş ve Pesimist Bir Bakış

Bunun yanısıra, hikaye ile yaratıcısı hakkında gözden geçirdiğim pek çok şeyi şöyle bir düşününce, şu soru aklıma geldi: Isayama insanlardan gerçekten ne kadar korkuyor?

Bununla ilgili olarak, birkaç şeye değinebiliriz.

İlk olarak, seri içerisinde şu mentalite birden fazla kez yankılanıyor.

Pixis: Bize söylenildiğine göre, titanlar toprakları ele geçirmeden önce, insanlar birbirlerini kabilesel anlaşmazlıklar ve ideolojiler yüzünden sürekli olarak öldürüyormuş. O zamanlarda, denilene göre, birisi, insan olmayan güçlü bir düşman ortaya çıkarsa, insanlığın muhtemelen birleşeceğini ve kendisiyle savaşmayı bırakacağını söylemiş. Senin görüşün nedir, evlat?
Eren: Bu efsaneyi daha önce hiç duymadım fakat bence çok tozpembe.
Pixis: Hahaha, kişiliğin benimki kadar çarpık.
Eren: Şimdi bile, “güçlü düşman” bizi köşeye kıstırmışken, birleşmiş olmaktan çok uzağız.

“İnsanlar, insan topluluğu tek bir kişiye veya daha azına inene kadar birbirleriyle savaşmayı bırakmayacak.”

İnsan türü hakkında bu tarzda karamsar başka örnekler de var fakat bu ikisi yazımız için yeter.

Hikaye, yukarıdaki karakterleri haklı çıkarıyor. İnsan türünün en erken zamanlarında, titanlar öncesi kabile zamanlarında bile, sürekli bir şiddet görüyoruz. Serinin sonundaysa, dünyanın %80’i bu şiddet sonucu yok ediliyor. Lakin bundan da bir ders alınmıyor ve Eren öldükten bir süre sonra, şiddet döngüsü tekrar başlıyor ve Paradis de yok ediliyor. Gayet sembolik bir şekilde, bu yıkımdan sonra, titan döngüsü de tekrar başlıyor.

Peki, denilebilir, bu şiddet döngüsünün aslında içinden çıkılamaz, insanlığa dair içkin bir özellik olduğu kastedilmiyordu. Bu koşullara titanlar yol açtı.

Bu yoruma katılmadığımı daha önceki yazılarımda belirttim. Bunun sebebi, insanlığın göreli olarak barışçıl olarak yaşadığı hiçbir dönem gösterilmemesidir. Buna Ymir’in anılarında gördüğümüz titan öncesi dönemler bile dahil. Lakin bu argümanımı çok daha güçlendirecek yeni bir röportaj yakın zamanda yayımlandı.

Röportajcı: Manga, Paradis’in geleceğini ve devam eden savaş döngüsünü göstermenizle bitiyor. Hikâyede sunduğunuz çatışmanın ve döngünün sonu yok mu?

Isayama: Sanırım mutlu sonla biten, savaşın bittiği ve her şeyin yolunda ve güzel olduğu bir son olabilirdi. Sanırım bu mümkün olabilirdi. Aynı zamanda, kavganın sonu ve çekişmenin sonu bir nevi uyduruk gibi görünüyor. Hatta inanması mümkün değilmiş gibi görünüyor. Şu anda yaşadığımız dünyada pekala bu mümkün değil. Ve bu yüzden, ne yazık ki, bu tarz bir mutlu sondan vazgeçmek zorunda kaldım.

Yukarıdaki röportaj benim dediğimi desteklese de, zorunlu olarak Isayama’nın dünyaya ve şiddet mevzusuna pesimist bir şekilde baktığı anlamına gelmiyor. Sonuçta, şiddetin, çatışmanın ve çekişmenin sona ermeyeceğini düşünmek… çok genel bir söylem. Geleceğe en olumlu bakan kişilerin bile %5’inin bunların tamamen yok olacağını düşündüğünü zannetmiyorum. Lakin, seri içindeki karakterlerin insanlar için yaptığı genellemeler, serinin sonu, Isayama’nın insan korkusu ve hikayede aksi yönde motiflerin yokluğuyla beraber ele alınca, Isayama’nın ne kastettiği daha anlaşılır hale geliyor.

Varmakta olduğum sonucu henüz detaylı bir şekilde belirtmeden, onu destekleyen ve tamamlayıcı olan bir şeyden daha bahsetmek istiyorum. Yazının başında paylaştığım ilk röportajda Isayama’nın bahsettiği diğer bir mevzu daha var. Bu röportajdan yaptığım alıntıyı daha bütün bir halde paylaşıyorum.

26 yaşındaki Isayama, Hita’da, dağlarla çevrili bir düzlük olan Oita ilinde büyüdü. Büyürken, çocukların sumo maçlarında sürekli olarak kaybetmiş. “Aşağı olduğumu fark etmiştim,” diyor. Kendi memleketindeki dar görüntüden daha büyük bir gökyüzüne sahip olan bir yere kaçmanın özlemini çekiyordu. Lisedeyken, Isayama, yayıncılara manga yollamaya başladı. “Güçlülere bayılıyordum ve fiziğimi değiştirme konusunda içten bir arzum vardı,” diye açıklıyor. Tokyo’ya taşınmasının ardından, manga için esin kaynağı olan bir olay yaşadı. Isayama bir internet kafede gece vardiyasında çalışırken, bir anda bir müşteri onu yakasından tuttu. “İletişim kuramayacağım birisiyle tanışmanın korkusunu hissettim.”

Isayama’nın güç hakkında dedikleri oldukça ilginç şeyler. Kendisini zayıf olarak görüyor ve güçlülere hayran olmuş olduğunu belirtiyor. Isayama’nın bazı fotoğraflarını paylaşınca, bu dedikleri daha anlaşılır hale gelecektir.

Görüleceği üzere, Isayama fiziksel açıdan pek kuvvetli görünen birisi değil. Bu yüzden, diğer dedikleriyle beraber ele alınınca, ona karşı düşmancıl yaklaşan ve onu tehdit eden insanlara karşı önemli bir miktarda korku duyduğunu söylemek makul bir önerme olacaktır. Sonuç olarak, insan korkusunun onu bu kadar derinden etkilemiş olması ve büyük bir esin kaynağı olmuş olması, onun ne kadar kalbine yakın bir şey olduğunu gösteriyor. Duygusal açıdan bu kadar kuvvetli eserler çıkaran yazarların, eserlerinin temelini kendilerine yakın olmayan esin kaynakları üstünden kuracaklarını düşünmek pek olası değil.

Bu düşünce zincirinin bir sonraki adımıysa, Isayama’nın dünyadaki güç hiyerarşilerine nasıl baktığı sorusu oluyor. Güçlü ve zayıf arasındaki ilişkiyi tam olarak nasıl görüyor?

Annem gitti!! Onu bir daha asla görmeyeceğim… bu neden başımıza geliyor? İnsanlar zayıf olduğu için mi? Ağlamak, zayıfların yapabileceği tek şey mi?!”

“Hayır… bu yanlış… bu dünya bir cehennem haline gelmedi. Sadece şu ana kadar yanlış anladım. Bu dünya her zaman bir cehennemdi. Güçlü güçsüzü yiyor. Dünyayı anlaması o kadar kolay ki, neredeyse nazik.”

“Bu sahneyi daha önce görmüştüm… tekrar ve tekrar.

“Doğru, bu dünya…”

“… acımasız.”

Burada, acımasız kelimesiyle, güçlünün güçsüzü yediği bir dünya kastediliyor. Bu hem metaforik hem de kelimenin tam anlamıyla kastediliyor. Sonuçta, Isayama bir çiftlikte büyümüş ve yukarıdaki sahnede insanların metaforik olarak birbirini yemesinin yanısıra, aynı zamanda insanların ve diğer hayvanların birbirini yemesi de gösteriliyor. Bağlantısını verdiğim röportajdan alıntılayacak olursam.

“Dünyanın doğal düzenine ve insanların neden insan yiyen devlerden saklanmaları gerektiğine gelince, Hajime Isayama bunun da çok doğal bir yerden geldiğini söylüyor. Isayama, ‘Bunun çocukluğumda çiftlikte büyüme deneyimimden kaynaklandığını düşünüyorum’ diye açıkladı. ‘Tüm canlıların hayatta kalabilmek için diğer canlılardan beslenmesi gerektiğini düşündüğümü hatırlıyorum. Buna acımasız diyebiliriz ama aslında bu normal.’

Bunları hep beraber ele aldığımızda, Isayama hakkında şöyle bir portre ortaya çıkıyor. Fiziksel kuvvet olarak zayıf ve belki de bu yüzden diğer insanlardan şiddet görmüş, karşılık verememiş, kendini koruyamamış birisi; bundan dolayı güçlü olmaya arzuyla bakmış birisi; bundan dolayı dünyanın acımasız olduğu ve güçlünün güçsüzü yediği sonucuna varmış birisi; bu düşüncesini, çiftlikte büyümesi sebebiyle, sadece insanlara değil, bütün doğal düzene genellemiş birisi.

Bu noktada, doğal düzendeki şiddet ve insan düzenindeki şiddet arasındaki bağlantıyı tam olarak nasıl kurmuştur, hangisi “daha önce” gelmiştir bilemiyorum. Bu ikisi birlikte gelişmiş bile olabilir. Lakin yukarıda sunduğum portrenin, yazdığı hikaye ve verdiği röportajlar bir arada ele alınınca, gerçeğe oldukça yakın olduğunu düşünüyorum.

3. Fatalistik Bir Felsefe

Hikayenin aynı zamanda önemli diğer bir yönü, fatalistik, yani kaderci olmasıdır. Burada fatalizm ile yaygın anlamını kullanıyorum. Yani, kaçınılmaz olduğu düşünülen olaylar karşısında teslim olma tavrını ifade eden anlamını kullanıyorum. Fatalizmin içine giren bir yaklaşım “Böyle geldi böyle gider,” kafasıdır. Bu yaklaşım fatalistiktir çünkü geçmişte olan şeyin gelecekte olmasının kaçınılmaz olduğunu, bunun değiştirilemeyeceğini varsayar.

Hikayenin fatalistik olduğunu gösteren birçok öğe var. Bunlardan bir tanesi, yukarı kısımlarda alıntıladığım, Eren, Pixis ve Erwin gibi karakterlerin ettiği “İnsan ırkı asla birbiriyle savaşmayı bırakmayacak,” türünden laflardır. Bahsettiğim gibi, çatışmanın ve şiddetli çatışmanın tamamen yok olacağını düşünmek absürt. Lakin onun her zaman için bu kadar şiddetli devam edeceğini ve değiştirilemeyeceğini düşünmek de aynı derecede, belki daha bile fazla saçma. Buna yazının ilerleyen kısımlarında tekrar değineceğim.

Hikayenin fatalistik olduğunu gösteren diğer bir nokta, bu bahsedilen karakterlerin haklı çıkması ve hikayenin sonunda insanlığın bu yaşanılanlardan hiçbir şey öğrenmemesi oluyor. Özellikle manganın cilt sonunda, pek bir zaman geçmeden, savaş tekrar başlıyor ve Paradis yok ediliyor. Yani, Armin ve diğerlerinin diyalog girişimleri başarısız oluyor.

Peki ya Eren Paradis dışındakilerin tamamını yok etseydi, o zaman ne olurdu, diye sorulabilir. Büyük Titan Savaşı dönemi bunu da yanıtlıyor.

“Daha sonra, bir kez Eldia İmparatorluğu’nun düşmanı kalmadıktan sonra, birbirlerini öldürmeye başladılar. Bu, Büyük Titan Savaşı’nın başlangıcıydı. Sekiz Titan’a sahip aileler sonsuz bir komplo ve ihanet döngüsünde birbirlerinin kanını döktü.”

Willy’nin burada dediklerinden propaganda diye şüphe duyan olabilir fakat hikayede diğer gördüğümüz şeylerle uyuşuyor. Örneğin, insanlığın sürekli savaşmaya devam edeceği savı gibi. Bunun yanısıra, bu tarihe karşı çıkan bir bilgi de görmüyoruz. Willy Tybur’ın konuşmasının devamında Marley, Helos ve Fritz hakkında gerçeği açıklamasıysa, bunu açıkladığı konuşmasına daha da güvenilirlik katıyor.

Hikayedeki fatalistik felsefeye işaret eden diğer bir nokta, insanlığın titan döngüsü öncesinde bile aşırı şiddetli olarak resmedilmesidir. Aynı şekilde, hikayede şiddet döngüsünü sembolize eden titan döngüsünün serinin sonunda tekrar başlaması da bu felsefeyi destekliyor. Görünüşe göre, bu şiddet döngüsünden kurtulmanın hiçbir yolu yok çünkü tekrar ve tekrar geri dönecek.

Bunların yanısıra, fatalizmin görüldüğü diğer bir nokta, Eren’in gelecekten aldığı görüleri hiçbir şekilde değiştirememesi oluyor. Adi bir determinist yol izlenerek, geleceğin tamamen belirli olduğu ve insanın bunu hareketleriyle hiçbir şekilde değiştiremeyeceği gösteriliyor. Bu fatalist bakış açısı o kadar kuvvetli ki, gelecek hakkında bilgi almanın kişinin hareketlerini değiştirerek geleceği değiştireceği ve bunun bir paradoks oluşturduğu gerçeği bile göz ardı ediliyor. Başka bir deyişle, “kader” karşısında bireyin güçsüzlüğü o kadar benimsenmiş ki, bireyin herhangi bir hareketinin kaderi değiştirebileceği reddediliyor.

Isayama’nın şiddet döngüsüne fatalistik bakış açısı bu yazıda alıntıladığım röportajında da belli oluyor. Bir kez daha hatırlatacak olursam.

Röportajcı: Manga, Paradis’in geleceğini ve devam eden savaş döngüsünü göstermenizle bitiyor. Hikâyede sunduğunuz çatışmanın ve döngünün sonu yok mu?

Isayama: Sanırım mutlu sonla biten, savaşın bittiği ve her şeyin yolunda ve güzel olduğu bir son olabilirdi. Sanırım bu mümkün olabilirdi. Aynı zamanda, kavganın sonu ve çekişmenin sonu bir nevi uyduruk gibi görünüyor. Hatta inanması mümkün değilmiş gibi görünüyor. Şu anda yaşadığımız dünyada pekala bu mümkün değil. Ve bu yüzden, ne yazık ki, bu tarz bir mutlu sondan vazgeçmek zorunda kaldım.

Bütün bunlar bir arada ele alındığında, hikayenin ve Isayama’nın fatalistik, yani kaderci bir felsefe izlediği görülüyor. Bu felsefeye göre insanın geleceğe hiçbir etkisi olamaz ve şiddet döngüsünü asla değiştiremeyeceğiz.

4. Başarısız ve Zararlı Bir Felsefe

Isayama, elbette, yanılıyor. Yanıldığını sadece felsefi ve teorik argümanlarla değil fakat empirik bir şekilde, yani daha doğrudan kanıtlara dayanarak da görebiliriz. Lakin buna geçmeden önce, filozof Friedrich Nietzsche’nin bahsettiği bir mevzuya değinmek istiyorum.

4.1. Türkenfatalismus / Türk Fatalizmi / Türk Kaderciliği

Türk kaderciliği. — Türk kaderciliği, sanki iki farklı şeymiş gibi, insanla kaderi karşı karşıya koymak gibi temel bir hata yapıyor: bir insanın kadere karşı mücadele edebileceğini ve onu engellemeye çalışabileceğini, ancak sonunda her zaman onun [kaderin] galip geleceğini söylüyor; bu nedenle en makul olan, kendinden vazgeçmek ya da istediğin gibi yaşamaktır. Ancak gerçekte her insanın kendisi de kaderin bir parçasıdır; yukarıda da belirttiğimiz gibi kaderle mücadele ettiğini düşünüyorsa, kader de tam olarak onun bunu yapmasıyla kendini gerçekleştiriyor demektir; mücadele bir fantezidir ama kadere boyun eğmek de öyledir; tüm bu fanteziler kadere bağlıdır. — İradenin özgür olmadığı doktrininden çoğu insanın duyduğu korku, Türk kaderciliğinin korkusudur: insanların geleceğe karşı güçsüz, teslim olmuş ve elleri bağlı duracaklarına, çünkü bu konuda hiçbir şeyi değiştiremeyeceklerine inanırlar: ya da kaprislerini tamamen serbest bırakacaklarına çünkü bunun bile zaten belirlenmiş olan şeyi daha da kötüleştiremeyeceğine. İnsanların bilgelikleri kadar aptallıkları da kaderin bir parçasıdır: kadere olan inançtan duyulan korku bile kaderdir. Sen kendin, zavallı korkak, olan her şeyde tanrılara bile hükmeden yenilmez moira‘sın [kadersin]; sen nimetsin ya da lanetsin ve her halükarda en güçlülerin bağlı olduğu zincirsin; insanlık dünyasının tüm geleceği senin içinde önceden belirlenmiştir; kendinden korkmanın sana hiçbir faydası yok.”

Yukarıdaki dizelerde anlatılmak istenilen, insanı “kadere karşı” savaşıyor olarak düşünmenin saçma olduğudur. İnsanın yaptığı ve yapacağı her şey zaten “kaderinde yazılıdır.” Buna yaptığı ve yapacağı her seçim de dahildir. Başka bir deyişle, insan kaderin kendisidir. Yaptığı her bir seçimle ve hareketle kaderini belirlemektedir. Belki mutlak açıdan bakıldığında kaderini değiştirme şansı olmayabilir ama bireysel düzeyde bunun pek bir önemi yoktur. Bunun sebebi, bireysel düzeye inildiğinde, kader diye bir şeyin bir anlamının olmamasıdır. Evrenin deterministik yasaları beynimizdeki fiziksel süreçleri belirlese ve mutlak anlamda bu fizik yasalarına karşı çıkan bir tür özgürlük elde etme şansımız olmasa bile, bunun çok bir önemi var mı? Hala insanlara zarar vermek yerine iyi bir birey olmayı seçebiliriz. Hala bir şeyleri yaratmayı seçebiliriz.

Buradaki seçim, adi bir determinist açıdan bakılarak, fiziksel yasalara karşı gelen bir seçim değildir. Hayır, beynin oto-kontrol mekanizmaları olduğu bilimsel olarak bilinmektedir. Başka bir deyişle, beyin kendi hareketleri üstünde bir noktaya kadar kontrol sahibidir. Bu da, onu, insani bir düzeyde seçim yapabilir kılmaktadır. Bu seçimler, mutlak açıdan bakıldığında, bu kişinin kaderi olabilir. Ama bunun çok bir önemi olduğunu düşünmek gerekmiyor çünkü bu mutlak düzey bizim ulaşımımız olan bir bilgi düzlemi değil.

Bu açıdan bakıldığında, kişinin “kaderine karşı çıkması” kadar absürt bir şey olamaz. İnsanın zaten karşı çıkan tarafı da onun -mutlak açıdan- kaderinin bir parçasıdır. Kabullenen ve boyun eğen tarafı da. O zaman neden böyle saçma bir ikilem üstünden kişi kendini paralasın? Neden bunu, Nietzsche’nin yaptığı gibi, güçlendirici bir şey olarak görmesin? Senin yaptığın seçimler kaderin zincirlerinin kendisini oluşturuyor ve semayı bile kendisine bağlıyor. Bundan daha güçlü ne olabilir? Yaptığın her bir hareket, her bir seçim, evrendeki kaderi sonsuza kadar etkiliyor. Kadere bağlanan ve onu yaratan bizzat sensin.

Nietzsche’nin bahsettiği diğer bir mevzu, Türk kaderciliğinde, insanın “kader karşısında” boyun eğmesinin veya kendisini hedonist zevklere (kaprislere) vermesinin izleyebileceği iki seçenek olarak sunulmasıdır. Bu düşünce yapısı duygusal bir yetersizlikten güç almaktadır ve onu teşvik etmektedir. Hayatın karmaşıklığı karşısında duygusal kapasiteleri geliştirmek yerine, insanın vazgeçmesini salık verir. İnsanın yanlış olduğunu bildiği şeylere karşı boyun eğmesini önerir. Kendini yok edici dürtülere konuşur.

Bu mevzuya özellikle değiniyorum ve Nietzsche’nin 150 sene kadar önce yaptığı bu dizeleri paylaşıyorum çünkü bu sağlıksız felsefenin bu kültürde oldukça yaygın olduğu fikrindeyim. İnsanın zorluk karşısında büyümesini ve gelişmesini salık vermek, sağlıklı bir mücadeleyi olumlamak yerine, pes etmeyi ve kendi içine kaçmayı, büyümeyi reddetmeyi salık veriyor. Belki de bunun en iyi örneklerinden birisi “Kaç para ulan bir flüt?” diye bağırılan o ünlü sahnedir. Elindeki parasını içkiye vereceğine (veya borç yapacağına) flüte vermesi gereken baba, fatalistik bir absürtlükle, kadere isyan ediyor. Bu kültüre yayılmış fatalizmin irrasyonelliğini ve çelişkisini, bilinçli bir şekilde yapılmamış olsa da, oldukça iyi bir şekilde insanın yüzüne vuruyor.

Bu fatalizmin yarattığı çelişkisel tutumun sorununa değinen ünlü bir hikaye, Aziz Nesin’in yazdığı “Biz Adam Olmayız” hikayesidir. Hikaye boyunca ülkedeki pek çok sorundan şikayet eden pek çok karakter hep bir ağızdan şunu duyurmaktadır: Biz adam olmayız! Hikayede, asıl sorunun bu fatalistik tavır olduğu ve bu kaderci anlayışı takip etmenin kendini gerçekleştiren bir kehanet olduğu vurgulanmaktadır. Son cümleleri de şöyledir.

“Orada roman yazamadım ama yazacağım romandan çok daha değerli bir gerçeği öğrendim: neden adam olamadığımızı. Şimdi, birisi kızıp da, ‘Biz adam olmayız!’ derse, ben hemen parmağımı kaldırıp ‘Ben onun nedenini biliyorum!’, diye bağırıyorum.”

Bu tarz bir sağlıksız düşüncenin oldukça içine işlediği bir kültüre yetiştiğimiz ve yaşadığımız, bunun yanısıra çok büyük bir mücadele döneminden geçmekte olduğumuz için, Shingeki no Kyojin gibi fatalistik felsefeye sahip eserlerin bizim için ekstra tehlikeli ve zararlı olduğu düşüncesindeyim. Türkiye’deki toplum zaten psikolojik olarak iyi bir yerde değil. 2024 raporuna göre, mutluluk ölçümünde 160 ülke arasından 98. sıradayız. Bizden çok daha kötü koşullarda yaşayan pek çok ülkenin toplumu bile bizden daha mutlu olduğunu söylüyor. Bunun yanısıra, dünyaca ünlü Gallup’un 2021 raporunda, Türkiye halkı “Bir önceki gün öfke hissettiniz mi?” sorusuna %44 evet diyerek, en yüksek skoru elde eden ikinci ülke olmuştu.

Bu ülkede büyük bir psikolojik problem var ve kültür bunda çok büyük bir rol oynuyor. Elbette, materyal koşullar ve tahakküm düzeni insanda mutsuzluk yaratıyor. Elbette, kötü olan ama iyiye giden bir ülke ile göreli olarak iyi bir yerdeyken geriye gitmekte olan bir ülkenin insanının psikolojisi doğal olarak farklı olur. Lakin, bütün bunları göz önüne alarak bile, bu kültürde oldukça derine işlemiş patolojik örüntüler bulunduğunu düşünüyorum. Bu sorunların en büyükleri arasındaysa, Nietzsche’nin 150 önce Türk fatalizmi diye tespit etmiş olduğu kadercilik bulunuyor. Çünkü kadercilik, kendini gerçekleştiren bir kehanettir. Bu da, bizi, Isayama’nın neden yanıldığıyla ilgili diğer bir başlığa getiriyor.

4.2. Kendini Gerçekleştiren Kehanet ve Fatalizm

Dune serisinde, özellikle üçüncü kitabı olan Dune Çocukları’nda vurgulanan bir şey, gelecek tahminlerinin geleceği gerçekleştiren şey haline gelebilmesidir. İnsan bu tahminleri içinde bulunduğu koşullara dayanarak yapar ve içinde bulunduğu koşullar olandır. Oysa değişim için, farklı olanı, olabilecek olanı hayal edebilmek gerekir. Bu yüzden günümüzdeki koşullara fazla ağırlık vererek yapılan tahminler, geleceğin değiştirilemeyeceği ve olmakta olanın hep süreceği algısını yaratarak, olabilecek olanı hayal edememeyi getirmektedir. Başka bir deyişle, kendini gerçekleştiren kehanete dönüşmektedir. Bu yeni bir gözlem değil. Antik Yunanistan’daki Ödipus mitinden görüleceği üzere, kendini gerçekleştiren kehanetlerin tehlikesi en az binlerce yıldır biliniyor.

Var olanı değişmez bir şekilde gören ve buna yönelik kendini gerçekleştiren kehanet yaratan görüşler, fatalizmin bir uzantısıdır. Oysa fatalizmin yersizliğini görmek için tarihi incelemek yeterlidir. Antropolog David Graeber ve arkeolog David Wengrow’un yazdığı “Dawn of Everything: A New History of Humanity” (Her Şeyin Şafağı: Yeni Bir İnsanlık Tarihi) kitabında bahsedildiği üzere, dönemin Avrupalıları, Amerika kıtalarını keşfettiğinde çok gariplerine giden tecrübeler yaşamıştır. Kral ve soyluların altında oldukça katı hiyerarşilere alışmış olan ve fikir alışverişi gibi şeylere yabancı olan Avrupalılar, kendi aralarında günlük bir şekilde yönetim hakkında tartışmalar yapan, şefin kuvvetinin sadece dilinin ikna yeteneğine bağlı olduğu, özgürlüğe oldukça önem veren kabilelere denk gelmiştir. Bunu oldukça garip bulmuşlar, hatta birçoğu bundan tiksinmiştir. Ne de olsa, Kral gücünü Tanrı’dan almaktadır ve sözü kesindir. Bu yüzden, bu tarz tartışmaların ve özgürlüğün anlamı yoktur.

Bu görüş, ilginç şekilde, günümüzdeki Avrupa demokrasisinin ve bundan etkilenen gelişmiş Avrupa kültürlerinin tam tersidir. Hatta, denk geldikleri yerlilerin görüşleri, günümüzdeki demokratik ilkelere çok daha fazla benzemektedir. Graeber ve Wengrow da tam da buna vurgu yapıyor ve Avrupalıların tamamen kendi ürettiği zannedilen pek çok demokratik ve modern değerin ve sistemin, keşif döneminde dünyanın geri kalanındaki toplumlarla yaşadıkları etkileşimlerden çıktığını öne sürüyor. Örneğin, demokratik literatürde oldukça önemli yeri olan Toplum Sözleşmesi denemesini yazmış olan Jean-Jacques Rousseau’nun fikirlerinin izini, tarihsel bir incelemeyle, bahsi geçen Amerikan yerlilerine kadar sürüyorlar. Daha spesifik olarak, Amerika’da o zamanda Yeni Fransa diye geçen bölgede, özellikle buranın Büyük Göller (Great Lakes) kısmında yaşamış yerlilerle etkileşmiş olan misyonerlerin ve seyahatkarların yazdıklarından etkilendiğine dair önemli kanıtlar sunuyorlar.

Bu keşiflerden önce yaşamış olan çoğu Avrupalıya, bu tarz bir değişimin gerçekleşeceğini söyleseniz inanmazdı. Bu tarz bir insanın bütün hayatını oluşturan o katı hiyerarşiler ve Tanrı tarafından atanmış Kral’ın sorgulanamazlığı, zihnini ve kalbini domine ediyordu. Bu yüzden, alternatif bir gelecek düşünemiyordu. Oysa ebedi zannettiği bu sistemler ve değerler değişti.

Bu tarz değişimler tarihte oldukça yaygın. Kölelik binlerce yıl boyunca insanlık tarihinin bir parçası olmuşken, günümüzde artık çok büyük bir tabu. Sanayi devrimi başında çocuk işçilik oldukça normalken, günümüzde -özellikle gelişmiş ülkelerde- çok daha fazla kontrol ediliyor. Yine aynı dönemde, haftada altı gün, günde 14-16 saat çalışmak normalken, artık değil. Günümüzde millet kavramı ve ulus-devlet sistemi her yeri kaplarken, birkaç yüz yıl öncesine kadar böyle bir sistem yoktu ve millet kavramı devlet kurmak için etkili bir araç olarak görülmüyordu. Bunun yerine krallar, imparatorlar ve tebaaları vardı. Ölüm cezası bir zamanlar bütün ülkelerde varken, günümüzde pratikte ülkelerin sadece %27’si idama sahip. İlla bu kadar uzun vadeli bakmak gerekmiyor, birkaç on yılda bile büyük değişimler olabiliyor. Örneğin, ABD’de, azınlık hakları ve eşcinsel hakları son birkaç on yılda büyük kazanımlar elde etti. Gittikçe daha fazla ülke eşcinsel evliliğini tanımaya başladı.

Ursula K. Le Guin

Bu kısa örneklerden bile görüleceği üzere, tarih boyunca, gerek kısa gerekse uzun vadede pek çok değişim olmuştur. Değişmez denilen şeyler yıkılmış, hatta tabu haline gelmiştir. Oysa bir zamanın insanları bütün bu sistemlerin sabit olduğunu, “doğal” olduğunu ve bu yüzden asla değişmeyeceğini düşünüyordu. Ünlü fantastik edebiyat yazarı Ursula K. Le Guin’in bu konuda bir sözü var.

“Kapitalizmde yaşıyoruz, onun gücü kaçınılmaz görünüyor — ama kralların ilahi hakkı da öyle görünüyordu. İnsanlık her türlü insan gücüne direnebilir ve onu değiştirebilir. Direnç ve değişim çoğu zaman sanatta başlar.”

4.3. Isayama’nın Başarısızlığı ve Yetersizliği

Isayama’nın oldukça zeki birisi ve iyi bir gözlemci olduğunu düşünüyorum. Lakin zeki ve belli açılardan iyi olmak, kişinin savunduğu görüşlerin ve vardığı sonuçların doğru olduğu anlamına gelmiyor. Bunun, önemli bir oranda, felsefe ve bilim okumamasından kaynaklandığını düşünüyorum. Isayama’nın serinin esin kaynakları hakkında verdiği bulabildiğim bütün röportajları okudum ve bir tanesinde bile, ne tek bir filozof ne tek bir felsefi referans ne de tek bir siyaset bilimi referansı gördüm (bunların önemli bir kısmını 2021 senesinde şu yazıda derlemiştim). Bu yüzden, oldukça başarılı ve kalemi kuvvetli bir yazar olsa da, felsefi açıdan oldukça yanlış, hatta zararlı yerlere gittiğini düşünüyorum.

Isayama’nın doğru düzgün tarih, felsefe, siyaset, bilim okuduğunu düşünmüyorum. Bu, eserindeki boşluklardan, çelişkilerden ve fatalistik tutumundan belli oluyor. Nihilizm hakkındaki “her şeyi çözdüm ve hepinizden üstünüm” yaklaşımını oldukça sığ bulduğumu söylememde de yarar var. Bu tarz bir görüş, çok büyük çoğunlukla, nihilizmi sadece yüzeysel olarak ele almış kişilerde bulunuyor.

Bunun yanısıra, Isayama’nın sahip olduğu insan korkusuyla yüzleşebildiğini de düşünmüyorum. İnsanın uzun yıllar boyunca uğraştığı mental sorunları olması utanılacak bir şey değil. Fakat bunları insanları çaresizliğe teşvik eden bir şekilde -hatta art niyetle- topluma yansıtması kabul edilebilir bulduğum bir şey değil. Bu sadece benim yorumum değil. 2021’deki bir röportajında Isayama şunları söylüyor.

Isayama, öznel bir “yıkım” arzusu duygusundan bahsediyor. Doruk noktasında Eren, Rumbling aracılığıyla yeni bir dünyayı yeniden doğurmak için mevcut medeniyeti yok etmeyi planlıyor. Bunun ışığında Arakawa ona şunu soruyor: “Yazar olarak çalışmanız öz değerinizi yansıtıyor mu?”

«Sanırım bu, kendimi ‘bir şeyleri yok etmek’ yoluyla ifade etme yönündeki kişisel arzumu yansıtıyor. Medeniyeti yok etmekten ya da insanlığı yok etmekten değil, “dünyanın altını üstüne getirmekten” bahsediyorum.»

Şu ana kadar sunduğum şeyler ışığında, Isayama’nın bu hikayeyi yazmadaki amacının, kendi fatalistik bakış açısını yaymak olduğunu düşünüyorum. Lakin, entelektüel açıdan yetersiz olduğu için, yarattığı eserin felsefesi yüzeysel ve yanlış kalıyor. Daha da kötüsü, zararlı oluyor.

5. Son Söz

Shingeki no Kyojin, hakkında sanırım en çok şey yazdığım edebi eser oldu. İlk başta çok büyük bir hevesle bu işe girişmiş olsam da, serinin cilt sonunun çıkmasıyla beraber gittikçe daha eleştirel bir tavır alır hale geldim. Lakin yıllara yayılmış bu süreç benim açımdan oldukça öğretici oldu. Ele aldığım eserlere ve yazarlarına daha dikkatli ve eleştirel bir gözle yaklaşmamı sağladı.

Bu süreçte, hikayenin kendisi ve yazarı gözümden oldukça düştü. Dramatik anları kuvvetli bir şekilde yazabilmesinin etkisi yatıştıkça ve öne sürdüğü fikirleri daha yakından ele aldıkça, ne kadar fazla eksiği olduğunu fark ettim. Bahsettiğim konular hakkında hemen hiçbir şey bilmiyordu fakat kaleminin yeteneği bu eksiğini gizlemişti. Lakin, eninde sonunda, cehaleti ortaya çıktı. Belki körcahil denemese bile yarı-cahildi ve bu yüzden bir noktada daha tehlikeliydi çünkü insanlara bu şekilde daha çok ulaşabiliyordu.

Bu farkındalık acı-tatlı bir tecrübe fakat gerekli. İnsanı silkeleyen ve kendisini sorgulatan, yeni bakış açıları kazandıran tecrübelerin oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple, iyi ki bu hikayeyi okudum ve inceledim diyorum. Fakat eserin kendisi için iyi ki var oldu diyemem. Hatta aksini bile düşündüğüm oluyor.

Böylelikle, hem Shingeki no Kyojin’i doğrudan elen yazılarımda hem de onun eleştirisini ve yapıçözümü yapan yazılarımda sona ulaşmış bulunuyorum. Kesin konuşmak istemiyorum ama ne yakın ne de uzak gelecekte, aklımda bu konuda daha fazla bir proje yok. Bu yazıyı bir araya getirmesi birkaç ay sürdü ve orijinal olarak 2023’te yayımlamayı planlıyordum. Yazının sonlarına doğru bu konuda çekilmiş bir videoya da denk geldim ve denilen çoğu şeye katıldığımı fark ettim ve bazı yeni şeyler de öğrendim. Lakin bu videoda bahsedilen şeyleri yazıma eklememeyi ve orijinal olarak planladığım şekilde yayımlamayı uygun gördüm. Ama İngilizcesi olanlar için bu videoyu izlemeyi öneriyorum.

~Fin~

See you space cowboy…

Feindbild Yazar:

Buradaki ve başka yazılarımı da içeren kendi sitem: https://otegezen.wordpress.com/

4 Yorum

  1. 13 Mayıs 2024
    Yanıtla

    Ellerine sağlık, düşündüren ve sorgulatan bir içerik olmuş. Çoğuna da zaten katılıyorum. Tek farkımız ben Isayama’nın bu yönünü çok önce sezmiştim ama tabi sadece sezmiştim tam adını koyamıyordum anca ilk 90 bölümden sonra istikrarlı bir biçimde kararsız adımlar atan, kaçak güreşen, sızlayan bir ergene dönüştü anlatısı. Sen de bunu sağlamaları ve iz düşümleri ile çok güzel sunmuşsun.

    • 20 Mayıs 2024
      Yanıtla

      Çok sağol 🙂 Ben daha geç fark ettim ve o zamana kadar oldukça fazla duygusal yatırım yapıp, yazı yazmıştım üstüne. Bu yüzden daha çok rahatsız etti sanırım. Ama evet, baştan beri bir temelsizlik varmış.

  2. Murhittin Banabakın
    16 Mayıs 2024
    Yanıtla

    Bu yazı serisinin Oldukça iyi bir olduğu su götürmez bir şey.Bundan sonraki konu ne olucak merak ediyorum (birde buna benzeyen daha fazla blog bulsam iyi olur)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir