Ben, basit ahlakçılıktan nefret eden bir insanım. Bu tarz insanlar, her şeyi, sürekli olarak, ahlaki yargılara indirgeyerek açıklarlar. Örneğin, ben böyle birisi olsaydım, başlıkta sorduğum soruya “Günümüz dünyasında gerçek değer bilinmiyor. İnsanlar sığ, dünyevi zevklerin peşinde koşuyor,” tarzı, sahte derinlikli bir yargıyla cevap verebilirdim. Kendimi ve kimi okurları pofpoflar, narsist bir şekilde vicdanımı rahatlatır ve günüme devam ederdim. Elbette, böyle bir şey yapmayacağım. Bunun sebebi, ahlakı önemsiz görmem değil. Tam tersine, ahlaki kaygılar insan varoluşunun çok önemli bir parçasıdır. Oysa “basit ahlakçılık”, dünyadaki olguları incelemek yerine, onları tepkisel değer yargılarına indirger. Örneğin, bir insan çok absürt, çok kötü bir şey mi yaptı? Bunu “şerefsiz olduğu için” yapmıştır. Onun bu eylemi gerçekleştirmesine yol açan sebepler sorgulanmaz, bu kişiyi yaratan koşullar irdelenmez. Bunun, benim sorduğum soruyla ne alakası mı var? Well, buckle up, buckaroos.

İçerik Üreticiliği

Bu işten bir para kazanmasam da, günümüz toplumunda yazmak gibi bir şey bile sadece üretici-tüketici ikilemine indirgendiği için, güncel terimlerle “içerik üreticisi” denilen bir kişiyim. Bu oldukça komik bir şey çünkü ekonomi bazlı düşünen insanlara göre “ürettiğim” şeylerin mali bir getirisi olmadığı için, bir anlamları yok. Elbette, buna katılmıyorum. Pek çok şey ekonomiye bağlı olsa da, hayatı sadece ekonomiye indirgemek, onun zenginliğini azaltan ve değerini sadece bir çeşit sermayeye indirgeyen bir yorumdur.

Yukarıdan anlaşılacağı gibi, yazma amacım mali bir kazanç güdüsü değil. Lakin sadece bunu bilmek, neden yazdığımı açıklamıyor. Yazılarımın çoğunluğu, oldukça uzun süren okumalar, izlemeler, düşünmeler ve kimi zaman da konuşmalar gerektiriyor. Örneğin, geçtiğimiz aylarda yazdığım Shingeki no Kyojin Ne Anlatıyor: Şiddet, İnsan Doğası ve Eren’in Kişiliği yazısına 19 gün ayırmışım. O zamanlar, serbest vaktim oldukça çok olduğu için, bu tarz işlere gönlümce vakit ayırabiliyordum (çoğu zaman böyle olmuyor). Seriyi en baştan okuyup, izledim. Kataloglama için, 130 bölümden 750 sayfa kaydettim (Benzer şeyleri Bleach için de yapmıştım. İki arkı ve bonusları kapsayan arşivlerim, toplamda 1032 sayfaya tekabül ediyor). Ardından bir de o sayfaları tekrar taradım. Thomas Hobbes’un Leviathan kitabındaki kimi bölümleri seçerek okumalar yaptım.

Analizleri hazırlarken, temsili olarak ben ve beni dinleyen, kimi zaman geri dönüş yapan değerli arkadaşım Kratos

Diğer bir yazı olan, Bleach Karakter Analizi: Üstün İnsan Aizen için, Nietzsche’nin ‘Ahlakın Soykütüğü Üzerine’ kitabını tekrar okudum. Yale Üniversitesi’nin Nietzsche üzerine bir dersini izledim. Kimi bazı ek Nietzsche okumaları daha yaptım. Manganın belli kısımlarını tekrar okudum.

Başka bir örnek olarak, bu tarz analizlerimin ilki ve her şeyin başlangıç noktası olan Bleach’in Gerçek Düzeni ve Yhwach’ın “Gerçek” Dünyası yazısı verilebilir. Onu yazmama yol açacak konuşmalarımın ilkini, arkadaşlarımla 2018 Mayıs’ında yapmışım. Hala hatırlıyorum, kafama takılan bazı soru işaretleri vardı. Quincy arkında Urahara’nın plansız kalması aklıma yatmıyordu ve bu yüzden son arkı, görmediğim bir şey mi var diye tekrar okumuştum. Aslında Urahara’nın bir planına dair bir şeyler arıyordum. Bunları bulamadım ama çok daha farklı şeyler dikkatimi çekti. Bunları sorgulamaya başladım. Bu sorgulamalar, beni hiç tahmin etmediğim yerlere götürdü. 11 Ekim 2018’de bahsi geçen yazıyı çıkardım. Arada 5 aylık bir süre var. Bleach’i açıklamak için gereken teorik arka planı oluşturmam gerektiği için, diğer bütün Bleach yazılarımdan daha fazla emek gerektiren ve daha zor bir şeydi. Bu noktada, Reddit’ten animamask’in kimi yazıları bana yardımcı oldu. İkimiz de, birbirimizden habersiz bir şekilde, pek çok noktada aynı sonuçlara varmıştık. Zaten, Kahraman Baykuş forumunda bu yazımın öncülü olarak açtığım başlıkta bu görülebiliyor.

Yaptığım analizler genellikle çok fazla efor gerektiriyor. Birkaç istisna harici, neredeyse her bir yazım, çok uzun süren bir emeğin sonucudur. Tabi bir de bunları yorumlamak için gereken arka plana giden emek ve zaman var. Örneğin, Bleach’i yıllardır severek takip ediyordum ve serinin daha derin yanının farkındaydım. Nietzsche okumaları da gökten inmedi, yıllardır severek okuduğum bir filozoftu. Naruto yazılarındaki devlet sistemi gibi konular üstüne dediklerim, sadece o yazılara özgü şeyler değiller. Siyaset felsefesi ve tarihi, ilgimi çeken mevzular olduğu için, bu konularda yıllardır okumalar yapıyorum. Kısacası, bir yazıya “19 gün” ayırdım desem bile, bu tam anlamıyla doğru olmuyor. 19 gün içinde o yazıyı yazmamı sağlayacak arka plana yıllarımı verdim. Ha, bu arka planı bu amaçla mı oluşturdum? Elbette hayır. Siyaset felsefesi okumalarımı, Naruto hakkında yazmak için yapmadım. Nietzsche’ya başlamam, Bleach ile gerçekleşmedi. Lakin bunların hepsi, birikimsel olarak, yazdığım yazıları oluşturmamı sağlayan etmenler oldu.

Merak ediyorum, bunları üretmemi sağlayacak sürede kaç çay içtim? Yüzlerce? Binlerce? Bu soruya bir cevap vermek imkansız. Lakin gerek analizlerin kendisine, gerekse de onları oluşturmak için edindiğim bakış açısına çok uzun bir emek ve zaman ayırdığımı biliyorum. Hala bir yazı planlarken ve yazarken, belli bir standardı tutturmaya çalışıyorum. Örneğin, 1.5 yıldır Dragon Age üstüne bir analiz yazmak istiyorum (ne kadar da zengin ve derin bir dünyası var!) ama belli şeyleri bir türlü istediğim gibi bağlayamadığım için yazmadım. İşin diğer bir yanında, yazılarım estetik açıdan güzel olsun diye de özen gösteriyorum. Resim seçmeye bile saatler ayırdığım oluyor. Hatta yazılarımın kimilerine küçük sürprizler sakladım ama bugüne kadar fark eden kimse olmadı. Sonuç olarak, hemen her bir yazıma, mantıksal ve estetik açıdan kaliteli olsun diye, oldukça özen gösteriyorum. İnsanlar daha kolay anlasın diye, cümleleri baştan oluşturuyorum. Kesiyorum, biçiyorum, yeniden yazıyorum.

Bütün bunlara rağmen, yazdığım şeyler oldukça sınırlı okunuyor. Bir örnek olarak, bu sitede yazdığım Bleach yazılarının tamamının toplamı, yine burada başka bir arkadaşın yazdığı Bleach güç listesi yazısı kadar etmiyor. Bu, elbette o yazıyı yazan arkadaşın suçu değil. İnsanlar, onun yazdığı şeye daha fazla ilgi göstermiş. Benim ilgimi çeken de işte tam bu nokta. Yazdıklarım, geek aleminde neden çok sınırlı bir karşılık buluyorlar ve buna rağmen neden yazıyorum?

Geek Alemi ve Türk Toplumu

Öncelikle, sebepsel olarak, şunu kabullenmek gerekiyor. Günümüzde video veya ses kaydı tarzı içerikler daha çok ilgi çekiyor çünkü bunları hazmetmesi daha kolay. Bu yüzden, Youtuber vb. kişiler daha popüler oluyor. İkinci olarak, Kahraman Baykuş sitesinin reklam kapasitesi ve viralliği büyük sitelere göre daha sınırlı. Lakin site içinde bile yazılarımın, kimi içeriklere göre, daha az dikkat çekmesi, bunların yegane faktörler olmadığını gösteriyor. Bu yüzden, sebepleri bulmak için daha da derine inmek gerekiyor.

Bütün bunlar, bana yakın zamanlarda merak ettiğim başka bir şeyi hatırlatıyor. “Neden ben ve çevremdeki kimi insanlar, sebep-sonuç ilişkilerine ve öğrenmeye bu kadar önem verirken, çoğu kişi böyle değil?” Bu soru, benim gibi bir insan için oldukça önemli çünkü neden diğer insanlardan farklı olduğumu anlamaya çalışıyordum. Bana benzer şekilde, öğrenmeye çok önem veren ve sürekli olarak buna devam eden arkadaşlarımla konuştuğumda, hepimizin ortak bir yönü olduğunu fark etmiştim. Küçüklüğümüzde, bizi buna teşvik eden insanlar olmuştu. Örneğin, ben, İngilizce bir kelimeyi merak edip büyüklerime sorduğumda, bana cevap verip hazır bilgiye alıştırmak yerine, sözlüğe bakmamı söylerlerdi. Benzer bir şekilde, küçükken TÜBİTAK’ın çocuk yayınlarından kitaplarım vardı ve bunlar benim bilime merak sarmama yol açmıştı. Ailemde, bilgiye ve öğrenmeye oldukça değer veriliyordu. Gerek doğrudan, gerekse de dolaylı olarak, beni kendim bir şeyleri araştırmaya teşvik etmişler ve en önemlisi, merak duygumu beslemişlerdi. Yani bana hem motivasyonu verdiler hem de kaynaklar ve yöntem konusunda -bir yere kadar- rehberlik ettiler. Bu mevzuda her şeyin temelini oluşturan merak duygusunun önemi, yetişkin hayatımda hala devam ediyor. “Neden araştırmaya ve öğrenmeye devam ediyorsun?” diye sorulsa, çok basit bir şekilde “Çünkü merak ediyorum!” diye cevap veririm. Beni nereye götürdüğü önemli değil, bir şeyi merak ediyorsam, bunun cevaplanmasını istiyorum.

Bunu fark etmem, benim için bazı şeyleri açıklamıştı. Örneğin, çoğu insan böyle bir ortamda yetişmiyor. Aileleri, çocukların basit biyolojik sorularından bile utanıp kaçıyor (örn. çocuk nasıl yapılır?). Çocuk bir şeyi merak ettiğinde, eğer yetişkin bunu bilmiyorsa kaçamak cevaplar veriyor, yalan söylüyor veya onu azarlıyor. Böyle bir ortamda yetişen insan, neredeyse hiçbir zaman meraklı birisi haline gelemeyecektir. Bunun sebebi, merak duygusunun tatmin edilerek duygusal açıdan ödüllendirilmemesi, hatta cezalandırılmasıdır. Bunun üstüne, bir de ezberci ve ordu disiplinine sahip garabet bir okul sistemi eklenince, insanlar daha da soğur hale geliyor. Bu noktada, okulların olumlu yanları olsa bile, ailesel, toplumsal ve okulsal genel olumsuz geribildirim sebebiyle, bunlar gözden kaçıyor. Örneğin, ben okulda kompozisyon yazma fırsatını her zaman sevmiştim çünkü yazmayı seviyordum. Bunu, kendi bilgimi ve analiz ile sentez yeteneklerimi ifade etme ve geliştirme fırsatı olarak görüyordum. Oysa, çoğu çocuk bunu bir yük olarak görüyordu çünkü onlarda böyle yeteneklerin gelişeceği bir ortam oluşmamıştı. Bu açıdan, ifade edebilecekleri bir kuvvetleri yoktu.

Öğrenmeyi ve merak duygusunu bu kadar ihmal eden, hatta onu cezalandıran bir toplumda, doğal olarak, meraklı ve bundan dolayı analiz okuyan insan sayısı da az olacaktır. Bu durum, geek alemine de yansıyacaktır. Sonuç olarak, benim yaptığım tarzda incelemeler, kolay tüketilebilir ve çok düşünme gerektirmeyen içeriklere kıyasla daha az tüketilecektir.

“Nereden nereye geldin be?!” diyebilirsiniz fakat merak ve öğrenme eksikliği, Türkiye toplumunun kanayan bir yarasıdır. Örneğin, bununla bağlantılı şekilde, gelişmiş ülkelerde, istatistikler, veriler ve bunları halka anlatan kişi sayısı oldukça fazladır. Oysa Türkiye hakkında bir şeyleri doğru düzgün araştırmaya kalktığınızda, sık sık, tek bir istatistiği bulmanız bile oldukça zor, hatta imkansız oluyor. Çünkü yok! Es kaza bir şey bulsanız bile, sık sık, hiçbir popüler kişinin bunun hakkında bir şey yazmadığını fark ediyorsunuz. Yani, veri eksikliği olduğu gibi, veri olsa bile, bunlar insanlara anlatılmıyor. Bu noktada sadece entelektüelleri suçlamak doğru olmaz çünkü bu tarz içerikler çok sınırlı ilgi çekiyor. Belli toplumsal önyargılara hitap etmiyorsunuz, genellikle, kimse sizi dinlemiyor.

Bu noktada, geek kitlesinin, toplum ortalamasına kıyasla daha iyi olduğunu düşünüyorum. Genel olarak daha meraklılar ve zaten daha modernler, dolayısıyla internetle ve bilgiyle daha haşır neşirler. Lakin buradaki önemli sözcük “daha” kısmıdır. Sadece, göreli olarak olarak daha iyiler. Geek kitlesindeki büyük çoğunluk, yine, sadece yüzeyde kalıyor. Dolayısıyla, kurgu eserlerin daha derin kısımlarını, anlamlarını, ikilemlerini, anlatmak istedikleri şeyleri, dünyamızla bağlantılarını vb. inceleyen yazılar daha az ilgi çekiyor.

Neden Yazıyorum?

Yukarıdaki soruyu cevaplarken, büyük oranda bunu da cevaplamış oldum. Ben, bütün bunlara rağmen, yazıyorum çünkü öğrenmek, analiz yapmak, sentez yapmak benim sevdiğim şeyler. Bu yüzden yazmak ve neden-sonuç ilişkisi iyi bir şekilde gösterilmiş bir eser ortaya çıkarmak benim içindeki bu hislere hitap ediyor. Başka bir deyişle, bu konuda bir kuvvetim var ve bunu kullanmak istiyorum.

Buna, elbette, farklı açılardan da yaklaşılabilir. Yazmak aynı zamanda bir iletişimdir, hatta bu her sanat eseri için söylenebilir. Bu yüzden, içimdeki kuvvetleri kullanmanın yanısıra, kendimi de ifade etmiş oluyorum. Bunun miktarı yazıdan yazıya değişiyor. Örneğin, ilk Bleach yazım ve Shingeki no Kyojin yazımda kişisel yorum neredeyse hiç yok. Lakin Naruto yazılarım ve sonraki Bleach yazılarımda kişisel yorum miktarı oldukça fazladır. Bu sebeple, size sadece bilgi vermekle kalmıyor, kendi dünya görüşümden de bir şeyler aktarıyorum.

Açıkçası, bunun sonu nereye gider bilmiyorum. Örneğin, bundan on yıl sonra nerede yazıyor olacağımı bilemem. Ancak farklı farklı konularda bir şeyler öğrenen, bol bol insanlarla tartışan, fikir alışverişinde bulunan ve yazan birisiyim. Bu yüzden, büyük ihtimalle, ömrüm boyunca bir şeyler üretmeye devam edeceğim. Bunları demiş olmakla beraber, bunun bir “ama”sı da var. Benim gibi insanlar, bu tarz uğraşlara, bundan bir geri dönüş aldıkları sürece devam ederler. Sonuçta, ürettiğimiz eserlerin ilgi görmesini ve haklarında konuşulmasını istiyoruz. Bu yüzden, bir insanın koşullar ne olursa olsun aynı şekilde devam etmesini beklemek abestir. Bunun örneği oldukça bol var. Kaliteli içerik üreten ama bir gün ansızın ortadan kaybolan, ardından “Çok iyi şeyler çıkarıyordu, neden böyle oldu?” denilen kişiler mevcut.

Kıssadan hisse, üreticilerin bu işe devam etmesi bekleniyorsa, okurlara da bir pay düşüyor. Bu işlerden mali bir beklentisi olmayan kişiler olarak, bu yazıları okumanız, paylaşmanız, yorum atmanız gibi şeyler bize ihtiyacımız olan pozitif geri bildirimi sağlıyor. Bu oldukça bariz gelebilir ama yüzeysel içeriklerin çok daha fazla ilgi çektiği bir ortamda, çok daha uğraşlı ve daha derin şeyler üreten azınlıktan birisi olarak şunu söyleyebilirim: bizim yaptığımız şey zaten oldukça az ödül veren bir uğraş. Okuyucu elini taşın altına koymadığı sürece, bunun böyle devam etmesi beklenemez. Bu yüzden, değer verdiğiniz ve devam etmesini istediğiniz bir üreticiye denk gelirseniz, ona destek olmaya çalışmanız çok şey ifade edecektir.

Bu dediğim, kimilerinin hoşuna gitmeyebilir çünkü insanlar genellikle sorumlulukları olduğunu düşünmeyi, sorumluluk almayı sevmezler. Özellikle, sorumluluk alabilecek başka kişiler olduğunu düşündüklerinde (bkz: seyirci etkisi). Hatta, içerik üreticilerinin hiçbir şeyden şikayet etmeden, ne olursa olsun devam etmesini bekleyen, karşılaştığı sorunları ve mevcut koşulları anlatmasını kötü bir şey olarak görenler olacaktır. Lakin, bu kişiler ne düşünürse düşünsün, durum böyledir (daha kaba bir deyişle, insanlar sizin köleniz değil). İçerik üreticileri geri bildirim alarak ve paylaşımla var olurlar. Hatta bu yüzden, pek çok Youtuber “beğen, paylaş, yorum yap” tarzı şeyler der. İngilizcede buna “call to action”, yani “eyleme çağrı” denir.

O zaman… paylaşın ve yorum butonuna abanın?

14 YORUMLAR

  1. Kalemine sağlık kardeşim. Sitenin kurucusu ve bir diğer içerik üreticisi olarak ben de bahsettiğin sıkıntıların çoğundan müzdaribim ve dediklerine birebir katılıyorum. Hatta eklemek istediklerim bile var ancak çıkarak bir şey görmüyorum. Ayrıca okuru ile yazarı arasında şeffaf ve geri bildirimlere dayalı ilişkileri çok özel ve başarılı buluyorum bence bu çalışmanda buna harika bir örnek olmuş. Bizimle olduğun için gururluyum, mutluyum diyeyim.

  2. Türkiye’de özellikle senin gibi yazarlara çok ihtiyaç var. Gösterdiğin emeği bir çok insan belki kendi işine bile göstermiyordur. Bu yazılardan maddi bir kazanç kazanmadığını hesaba katarsak gerçekten gönülle yaptığın belli oluyor. Umarım bırakmazsın hiç yazmayı, siteyi kontrol etmemin sebebi senin yazıların 🙂

  3. İyi bir yazar, iyi bir içerik üreticisi olduğunu düşünüyorum.

    Neden yazıyorsun sorusu direkt seninle bağıntılı. Neden okunmuyorsun sorusu ise farklı farklı cevaplar verilebilecek, ama soruya tam bir karşılık verilemeyecek yanıtlarla dolu. Ben bunun daha çok vizyon sorunu olduğunu düşünüyorum. Kabullenelim, bakış açımız dar. Ülkeyi genelliyorum burada tabii. Bir şeyi tek bir perspektiften inceliyoruz sadece. Kuyudaki kurbağa hikâyesi vardır ya, aynı onun gibi işte.

    Farklı noktalardan, farklı zirvelerden, farklı açılardan bakmalıyız. Mesela insanların çoğu şöyle düşünüyor; “yahu burada Fiendbild denen bir eleman var. Sürekli bir şeyler yazıyor, ama ne yazıyor hiçbir fikrim yok.”

    Tırnak içindeki düşünce bir insanın beyninde oluştuğu zaman iki seçenek ortaya çıkıyor. Fiendbild’in yazısını okumak veya okumamak…

    Okumamak, tabii ki kolay olan seçenek. İnsanların bu seçeneği seçmesini yadırgamam. Zira genlerimiz ve beynimizdeki ilkel içgüdüler bize zahmet vereceğini düşündüğü şeylerden kaçınır.

    Her neyse, ben de lafı çok fazla uzatmak istemiyorum. Bu konu hakkında epey şey yazabileceğimden eminim. Fakat manası yok.

    Son olarak da yazı için teşekkür etmek istiyorum. Eline sağlık.

    • Ben teşekkür ederim.

      Zahmet olayına şu açıdan da bakabiliriz. İnsanlar zahmete hiç girmiyor değil, giriyorlar. Bunu ya zorunluluktan ya da bunun karşılığında ödüllendirilmek için yapıyorlar. Bu ödülün maddi olmasına gerek yok. Benim bahsettiğim sebepler dolayısıyla, çoğu kişide işin bu daha derin kısımları gibi mevzuları anlama yeteneği gelişmemiş. Bu yüzden, bunları okuduklarında zevk almıyor ve psikolojik bir ödüllendirme yaşamıyorlar. Bu yüzden “zahmete girmiyorlar”.

  4. Yazında değindiğin istatistik kısmı bile aslında oldukça üzücü ve doğru maalesef üniversite araştırmalarında bile sadece yurt dışında yapılan ve oraları kapsayan analizleri kullanmak durumunda kalıyoruz çünkü Türkiye içinde yapılmıyor. Yazılarına bayılıyorum ve paylaşıyorum(ama kimse okumuyor maalesef uzun diye ve okumayı sevmedikleri için) hatta bazı insanlar hani en sevdiği yemek kısmını sona bırakır ya he ben de o şekilde yazılarını keyifli bir boş zamanımda okumaya saklıyorum 😀 Bu arada küçük bir kaç örnek verebilir misin yazılarına sakladığın? Bunları görememiş olmam beni üzdü.

  5. Merak duyusu ile ilgili olarak verdiğiniz örnekler çoğunluk itibariyle doğru olsa da kişinin mizacına göre farklılıklar ortaya çıkarabildiğine inanıyorum (Mizaç da çevreden etkilenir kabulüm ama genden gene aktarılan bazı sabitler beraberinde kişinin sorumlu tutulacağı tercihleri de etkilidir.) kendi adıma örnek vermek gerekirse çocukluğumda sorduğum sorulara “öyle istediğim için” cevabıyla karşılaşmamdan bilgiye ulaşmayı belki yanlış anlaşılan, belki etik bulunmayan insan psikolojisini bozacak derecede bir sistemler bütünü ile gerçekleştiriyorum lakin endişe etmeyin görünürde ne ben suçluyum ne de karşıdaki beni yadırgıyor en fazla “uyuz” diyordur. Misal bildiğim lakin ifade edecek basit kelimelere sahip olmadığım bir konu için bilmiyor, hiç bilmiyorsam zıttının taraftarıymış gibi davranıp çoğu kelimeyi ve bilgiyi elde ettim elbet bunlar çok basit örnekler insan sinirlendikçe doğrusunu sizinle paylaştığı gibi bazı insanları sinirlendirmek mantıklı olan olmayacaktır dolayısıyla farklı teknikler denenir. Gerçi bu merak insan görüşlerine dair bir merak dolayısıyla işin içinde elbet insan var yeri geldiğinde denemek yeri geldiğindeyse öğrenmek için. Bence merak öylece silinip atılabilecek bir şey değil insan hayatı boyunca onu heyecanlandıran bir olguyla illaki karşılaşacaktır tek gereken onu geride bırakıp ilerlememek onunla beraber durup gerekirse beklemek… Yani dediğiniz gibi sebepler ve sonuçlar ilişkisinde insanı yetiştiren çevrenin önemi büyük olsa da insan iradeye sahip düşünebilen bir canlıdır bunun gerekliliğini yapanlar, zehirli tesirden kendilerini kurtarıp, hayat arabasını kenara çekecek geride bıraktığı yahut gideceği o yol güzergahanın manzarasına dalacaktır evet, böylece merağın gizlendiği yerden çıkması an meselesidir…
    Sizden okuduğum ilk yazıydı ve sanıyorum son olmayacak, devam edin sizin gibilerin var olduğunu bilmek dahi çok güzel:)

CEVAP VER

Lütfen Yorumunuzu Giriniz !
Lütfen İsminizi Girin