Projelerin çoğu uzun süreler boyunca geliştirilip sonra çekim aşamasına geçilmekte. Bu kimi zaman yıllar süren fikir ve yazım aşamalarına tekabül ediyor. Bununla birlikte projeler piyasaya sürüldüğünde ve tüm olayı bittikten sonra daha fazla kazanç uğruna uzatmaya gidilme kararı alındığı zaman bunun için yaratıcı ve senaryo ekiplerine yeteri kadar süre tanınmadığını düşünüyorum. Hemen birkaç ayda ön hazırlığı tamamlayıp prodüksiyon aşamasına geçiliyor. Keza olayı anlatacağı şeyi anlatıp bitirmiş proje devamlarında bambaşka bir yöne de saplanabiliyor. Bu durumda da (hem film olsun hem de dizi) çoğu kez istenilen başarı ne yazık ki sağlanamıyor. Bazen işi tadında bırakmak gerekli. La Casa De Papel de ne yazık ki bu projelerden biri.

3. sezon ilk duyurulduğu zaman hayranlar olarak ne kadar sevinmiş olsak da aslında 2. sezonun final bölümüyle birlikte hikayenin tamamen bitmiş olduğunu görmüştük ve bu yüzden 3. sezon aslında serinin devamı değil de bir nevi tekrarı gibi oldu diyebiliriz. Dizi tutturmuş olduğu formülleri tekrar tekrar kullanmaktan çekinmedi. Yine de izlerken keyif almadık değil ama ne var ki ilk 2 sezon izlemekten zevk aldığımız bir çok şeyi 3. sezonda bulamadık.

Yazının bundan sonrası spoiler içermektedir. Eğer 3. kısmı henüz izlemediyseniz yazının devamını okumanız seyir keyfinizi kaçırabilir.

Bu sezonun başında Profesör’ün herkesi ikişer gruplar halinde dağıtmış ve bu şekilde yakalanma ihtimaline karşı bir korunma mekanizması geliştirmiş olduğunu gördük. Aradan geçen iki yıl boyunca herkes kendi partnerinden ayrılmadan hayatına devam etti. Bu ikişer gruplamanın devam eden bölümlerde karakterler üzerindeki etkisini de görebildik (Nairobi’nin Helsinki’yle gruplanması sonucu Nairobi’nin Helsinki’ye karşı bir şeyler hissetmesi gibi).

Úrsula Corberó-Tokyo

Tokyo, karakter olarak oldukça deli dolu ve bir yerde takılıp kalacak biri değil. Temkinli ve biraz da paranoyak olan Profesör’ün nasıl olur da böyle bir ihtimali göz ardı ettiğini anlamak zor. Gerçi Tokyo’nun Rio’yla 2 yıl boyunca takılabilmiş olması da şaşırtıcı bir durum. Yine benzer bir şekilde Rio’nun Tokyo’yu terk etmesi sonucu Tokyo’nun büründüğü ruh hali tamamen karaktere ters. Sanki Tokyo’yu değil de başka bir karakteri izliyormuş gibi hissettim ara ara.

Rio’nun yakalanması yeni soygunun yapılma sebebinin çıkış noktası olarak kurgulanmış. Bunun yerinde ve ikna edilebilir olmasına rağmen Rio’yu kurtarmak için girişilen soygun planını uygulama yönünde atılan adımlar ilk sezondan farklı gelmedi. Özellikle ilerleyen kısımlar ilk soygunda izlediğimiz hamlelerin neredeyse aynıydı ve bu santranç oyununda karşı tarafın zaten bu hamleleri önceden kestirmiş olması gerekirdi.

Jaime Lorente (Denver) ve Esther Acebo (Monica)

Monica’nın soyguna dahil olması hiçbir şekilde beni tatmin etmemişti. Altı tam anlamıyla doldurulamadı. Düşünün tüm dünyada en çok arananlar listesindesiniz ve çocuğunuzu bırakıp başka bir soygun girişiminde bulunacaksınız. Neyse ki ileriki bölümlerde Arturo’nun soyguna dahil olmasıyla beraber ancak buna bir anlam verebildim. Sanırım senaristler konu sıkıntısı çekiyor olmalarından gerek böyle bir yola başvurmuşlar. Denver’in de keza Tokyo konusunda ikilem yaşadığını gördük. Denver ve Monica arasında ileriki sezon ayrılık çanları çalacak gibi. Ya da birliktelikleri hafif bir sekteye uğrayacak. Bu sezonun en kötü yanlarından biri çok fazla aşk ilişkilerinin üzerinde durmasıydı. Şu aşamada 4. sezon da pek farklı olmayacak gibi duruyor.

Alba Flores-Nairobi

Karakterleri yeteri kadar işlemediklerini düşünüyorum. Bu hem daha önce izlediğimiz hem de hikayeye yeni dahil olan karakterler için geçerli. Ne bizim ekibimizdeki karakterleri ne de karşı tarafta yer alan karakterleri tam anlamıyla işleyebildiler. Nairobi bu konuda beni en az hayal kırıklığına uğratan karakter oldu. Bu sezon işledikleri en iyi karakterdi diyebilirim. Palermo ile olan çatışması (bu sezon en çok yükseldiğim sahneydi), çocuğuna duyduğu özlem ve bunun ona karşı kullanılması, Helsinki’ye karşı hissettikleri ve bunu itiraf edebilme olgunluğunu gösterebilmesiyle gerçek anlamda beni benden aldı.

Álvaro Morte (Profesor) ve Pedro Alonso (Berlin)

2. sezonun finalinde ölen Berlin karakterini flashbacklerle tekrar izleme imkanı bulduk. Bu sahneleri izlemek oldukça keyifliydi. İlk başta bunun gereksiz bir karar olduğunu düşünsem de tamamen yanıldığımı hissettim. Ayrıca sezon finalinde “My Life is Going On” şarkısını Berlin’in ağzından duymak enfesti.

Itziar Ituño-Raquel

Raquel ve Profesör arasındaki ilişki ilk iki sezon oldukça ilgi çekici olsa da bu sezon biraz suyunu çıkardılar desek yeridir. Sezo finaliyle birlikte görünen o ki Profesör’ün bu sezon soyguna dair şüpheci tavırlarının yerini önümüzdeki sezon karşı tarafa cephe alan ve saldırgan bir hal alacak gibi. Raquel’in oldukça pasif kaldığını düşünüyorum. Bunun yerine soyguna dahil olarak içeriden yönetmesini beklerdim. Hem Palermo’dan daha iyi bir lider olurdu hem de karakter açısından daha işlevsel olurdu. Yine de gelecek sezon Raquel’i daha önemli bir konumda göreceğiz gibi.

Ekibe yeni dahil olan Palermo karakteriyse Berlin karakterinin kopyası olmaktan öteye geçemedi. Yine de Helsinki’ye yaptıklarıyla itici olan karakter bir taraftan Berlin’e olan hisleriyle de kendisine acımamızı sağlamayı başarabildi.

Najwa Nimri-Alicia Sierra

Yeni karakterlerden Najwa Nimri’nin oynadığı Alicia Sierra karakteri ilk başlarda sert ve çetin ceviz bir hava verse de sonraları psikopat derecesinde bir karakter olabildiğini görüyoruz. Buna rağmen ekibimiz için büyük bir tehdit olacakmış gibi bir izlenim vermedi. Berlin ve Profesör ile geçmişlerinin olması da Najwa’nın Profesör’ün bir sonraki hamlelerinden biri olacağı ihtimalini barındırıyor.

Genel olarak ilk birkaç bölüm aksiyonu yüksek olan 3. kısım ortalarda durulsa da sezon finaline doğru bu dozajı arttırmayı başarıyor. Dizide yer alan karakterleri özlediyseniz ve birbirleriyle olan dinamiklerini seviyorsanız kesinlikle bu sezonu sevmişsinizdir. Umarım önümüzdeki sezon dizi açıklarını kapatmayı ve farklı şeyler sunmayı başarır.

CEVAP VER

Lütfen Yorumunuzu Giriniz !
Lütfen İsminizi Girin