Bu artık bir klişe olsa da, felsefe, insanı her zaman “mutlu” eden bir şey değildir. Sık sık, kafanızdaki sorular veya bulduğunuz cevaplar canınızı sıkar. Aylarca, hatta yıllarca tek bir probleme çözüm bulmaya çalıştığınız olur. Hatta bunda başarısız da olabilirsiniz. Kabul etsek de etmesek de, hepimizin bir sınırı vardır. Lakin, bu sınırları aşmak için canını dişine takmak ve sürekli olarak daha yüksek seviyeleri aramak, inanılmaz büyük bir değer içerir. Yaklaşık iki yüz sene önce, Nietzsche de bunu fark etmiş ve kafasındaki ideal insana “Übermensch”, yani “kendisine üstün gelen insan” adını vermiştir.

‘Wanderer above the Sea of Fog’ resminden bir kesit, Caspar David Friedrich, 1818

Yukarıda dediklerimi başka bir şekilde aktarırsam, felsefe insana her zaman bir mutluluk vermeyebilir ama ona bir anlam katar. Belki de, daha büyük veya daha önemli diyebileceğimiz anlamları aramasını sağlar. Bunların yanısıra, içinde bulunduğumuz koşullardaki sorunları fark etmemizi ve onlara çare üretmemizi de sağlar. Düşüncelerin dünyayı etkilemesi yadsınamaz. Örneğin, içinde yaşadığımız kapitalist sistemin oluşmasında, bir filozof olan Adam Smith’in düşüncelerinin etkisi vardır. Ona karşı çıkan ve 20. yüzyılda pek çok denemesi yapılmış komünist düşüncenin temelleri, ekonomist olmanın yanısıra birer filozof olan Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından atılmıştır. Modern bilimde bile, filozofların etkisi olmuştur. Karl Popper, Thomas Kuhn, Imre Lakatos ve diğer bilim filozofları, bilimi algılama şeklimizi ve sonuç olarak, bilimin kendisini değiştirmişlerdir.

1. Medyanın Etkisi ve Eleştirilerin Önemi

Bahsedilen örnekler ve daha fazlası, felsefenin ve felsefi düşüncelerin hayatımızla ne kadar iç içe geçmiş olduğunu göstermektedir. Kurgu eserler de bundan muaf değildir ve düşünürler ile akademisyenler bunu fark etmiştir. Edebiyat kuramı çalışanları, eserlerdeki alt-metinleri (alttan alta ne manaya geldiklerini) ve yazıldıkları arka planları inceleyerek, onların insanlar üstündeki etkilerini anlamaya çalışırlar. Aynı şekilde, eleştirel kuram takipçileri ve kültürel çalışmalardakiler, eserleri ve daha genel olarak kültürü eleştirel bir gözlükten incelemektedirler. Bütün bunlar önemlidir çünkü kurgu eserlerin sunduğu fikirler, bizim fikirlerimizi de şekillendirmektedir. Örneğin, işkenceyi dramatize eden televizyon programlarının, işkenceye desteği arttırdığı bulunmuştur (Kearns ve Young, 2017). 15 ülkede yapılmış bir çalışma, Susam Sokağı’nı düzenli olarak izleyen çocukların, bilişsel yeteneklerinin geliştiğini bulmuştur (Kwauk, 2016) (‘Susam Sokağı etkisi’ denilen bu durumu inceleyen pek çok çalışma vardır). Estetik cerrahiyi konu alan realite şovlarının, genç kızların beden algısına zarar verdiği bulunmuştur (Ashikali vd., 2014). ABD’de bir azınlık olan siyahların televizyonda ve benzer ortamlarda nasıl gösterildiğinin, onlar hakkındaki toplumsal algıyı etkilediğini gösteren pek çok araştırma vardır (Davis ve Gandy, 1999; Gray, 1989; Matabane, 1988; Wilson vd., 2003; Punyanunt-Carter, 2008).

Simulacrum II, Dallin Orr, 2016

Tükettiğimiz eserlerin ve medyanın (medya derken, sadece haberlerle sınırlı anlamı değil, diziler, filmler, animeler, oyunlar, şovlar vb. de dahil, daha geniş anlamını kastediyorum) bizi ne kadar etkilediği hakkında, bu yazıya sığdıramayacağım kadar fazla bulgu vardır. Bu etkilerin oldukça bariz olması da gerekmez. Bir konunun ele alınışındaki küçük farklar bile, o konuyu algılama şeklimizi değiştirmektedir (Tversky ve Kahneman, 1981). İnsanlar, doğrudan tecrübe etmedikleri konularda, medyadan gördükleriyle fikir edinebilirler. Böylelikle, aslında var olmayan bir gerçeklik algısı bile oluşturabilirler (Gerbner, 1998).

Paul Gustave Doré’nin ‘The Styx-Phlegyas’ çalışmasının vaporwave yorumlaması, anonim

Bütün bu sebeplerle, okuduğumuz, izlediğimiz ve oynadığımız eserleri eleştirel bir gözle ele almak önemlidir. Farkında olsak da olmasak da, bu eserler bizim düşüncelerimizi etkilerler. Bu etkilerin farkına varmamak daha kötüdür çünkü dünya görüşümüz bilinçsiz bir şekilde oluşuyor demektir. Üstüne düşünsek savunmayacağımız şeyleri, hatta zararlı olan şeyleri bile savunabiliriz. Buna üstün gelmenin, gelişmenin ve ilerlemenin yolu, tükettiğimiz şeyleri, felsefi ve ideolojik olarak, eleştirel bir şekilde ele almaktır. Bu yazının yazılma amacı da budur. Ana kısıma geçmeden önce şunları belirtme gereği duyuyorum. Bunu yazabilmemin sebeplerinden birisi, Shingeki no Kyojin’in bu düşünsel malzemeyi sunmasıdır. Yani, eleştirilerim ne olursa olsun, Shingeki no Kyojin’in, pek çok eserin aksine, düşünsel olarak dolu bir eser olduğu unutulmamalıdır. İşin diğer yanında, burada eleştireceğim şeyler, zorunlu olarak yazar bunları savunuyor anlamına gelmemektedir. Aynı zamanda, bir kurgu eserin gerçek dünyayı birebir yansıtma zorunluluğu yoktur. Hatta sadece böyle olsaydı, hayatlarımız çok daha sıkıcı olurdu. Lakin ben bu yazıda, Shingeki no Kyojin’in sunduğu fikirleri ve temaları, gerçek dünyada tekabül ettikleri şeyler açısından ele alacağım. Yukarıdaki kısımlarda gösterildiği gibi, bu felsefeler insanları etkilediği için, bunun yapılmasının zorunluğu olduğu fikrindeyim.

[Aşağıdaki yazı manganın tamamından spoiler içerir ve anlattığı şeyleri eleştirmektedir. Serinin ne anlattığını öğrenmek için şu yazılara bakabilirsiniz:
Shingeki no Kyojin Ne Anlatıyor: Şiddet, İnsan Doğası ve Eren’in Kişiliği
Shingeki no Kyojin Ne Anlatıyor: Zorunluluk, Özgürlük ve Eren’in Kişiliği
Shingeki no Kyojin’in Finali Ne Anlatıyor: Şiddet, Militarizm ve Özgürlük
Shingeki no Kyojin Ne Anlatıyor: Şiddet, Ahlak, Seçim ve Ymir]

2. İnsan Doğası

Seride üstünde oldukça durulan bir kavram, insan doğasının ne kadar şiddetli ve bencil olduğudur. Bu konu, birkaç farklı açıdan ele alınması gereken bir durumdur. Öncelikle, “insan doğası” denilen şey üstünde ne felsefi ne de bilimsel bir fikir birliği vardır. Bu konuda uzlaşılması oldukça güçtür çünkü insan beyni, oldukça fazla esnekliğe sahip bir şeydir (Costandi, 2016). İnsanın yetiştiği, içinde bulunduğu koşullara göre oldukça fazla değişkenlik göstermekte ve bu yüzden farklı koşullarda yetişen insanlar, oldukça farklı kişilere dönüşmektedir. Bununla beraber, genetik faktörlerin insanların kişiliklerini etkilediği de bilinmektedir. Kısaca, insan, genetik ve çevrenin (sosyal ve fiziksel) etkileşimi sonucu, sahip olduğu kişiliğe sahip olmaktadır (Bouchard, 1994). Ancak bunun, hangi özellik açısından hangi yüzdeyle gerçekleştiği bilinmemektedir. Sonuçta insan beyni oldukça karmaşık bir şeydir ve genetiğin payı ile çevrenin payını ayırmak zordur. Bunun bir sebebi, genetiğin oldukça karmaşık bir şey olmasıdır. Tek bir özelliği birden fazla gen etkileyebildiği gibi, bir gen birden fazla özelliği de etkileyebilmektedir (Janssens, 1979). Aynı zamanda, bir kişide belli şeylere genetik bir yatkınlık olsa bile, çevresel olarak doğru koşullar sağlanmayınca bu etki ortaya çıkmayabilir (Ananthakrishnan vd., 2018). Psikolojide genetik ve çevreyi ayırmanın diğer bir zorluğu, bunun test edilebileceği fırsatların oldukça az bulunur olmasıdır. Kalıtsal çalışmalarda oldukça fazla kullanılan tek yumurta ikizlerinin bile, önemli bir kısmı aynı ortamda yetiştikleri için, sadece genetik değil, çevresel olarak da aynı etkenlere maruz kaldıkları bilinmektedir (Turkheimer vd., 2005). İşin sonunda, bilimsel olarak, net bir şekilde bir “insan doğasından” bahsetmek henüz mümkün değildir.

2.1. Şiddet

Bütün bunları demiş olmakla beraber, elimizde kimi bulgular mevcuttur. Bunlardan bir tanesi, memelileri şiddet açısından inceleyen bir çalışmadır (Gómez vd., 2016). Bu çalışmada, farklı memeli türlerinin, kendi türlerini öldürme oranları incelenmiştir. Araştırmanın sonuçlarına göre, insan türü, kendi türüne gösterdiği ölümcül şiddet açısından üst noktalardadır. Yani, memeli ortalamasına kıyasla tepelerde bulunuyoruz.

Shingeki no Kyojin’in 2019’da yapılan Son Sergi’sinden bir resim

İnsanlık ve şiddet hakkındaki ikinci bir bulgu, antropolojik çalışmalardan gelmektedir. Devletin ortaya çıkışından önceki toplumsal yapılara baktığımızda, insanın insanı katli sonucu olan ölümlerin %15 olduğunu görüyoruz. Ancak Leviathan-devlet dediğimiz, şiddeti tekelinde toplayan yapının ortaya çıkışıyla beraber, bu oran %1-5’e düşüyor (Keeley, 1996; LeBlanc, 2003; Gat, 2006; Pinker, 2011). Yani devletin ortaya çıkışı, insanların birbirlerini öldürme oranını düşürmüş.

Biz, buradan bilimsel değil fakat felsefi sonuçlar çıkartabiliriz. İnsanlık bir şiddet içerir ve diğer memeli türlerinin çoğuna kıyasla, daha fazla kendi türümüzü katlediyoruz. Ancak sosyal koşulların değiştirilmesi, başka bir deyişle sistemin değiştirilmesi, bunu etkiliyor. Devletin ortaya çıkışıyla beraber öldürme oranının 3 ile 15 kat arası düşmesi bunu gösteriyor. Oysa Shingeki no Kyojin’e baktığımızda, insanların kavgası hiç bitmeyecekmiş, sürekli olarak inanılmaz boyutlarda bir katliam olacakmış izlenimi alıyoruz. Shingeki no Kyojin, koşullar ne olursa olsun, insanların sürekli olarak büyük bir şiddet göstereceğini ima ediyor. Tarihsel olarak baktığımızda, bunun yanlış olduğunu görebiliyoruz. Evet, şiddeti tamamen yok edemeyiz fakat oranını önemli derecede düşürebiliyoruz. Bu konudaki diğer bir bulgu, İkinci Dünya Savaşı sonrasında büyük devletlerin birbirleriyle doğrudan savaşmayı bırakması nedeniyle, savaş sebepli ölümlerin oldukça düşmesidir (Roser, 2016). Aynı zamanda, küçük devletlerin savaş sayısı da İkinci Dünya savaşından beri düşmüştür (“Human Security Report 2013: The Decline in Global Violence”, 2013). 1950lerde savaş sebepli ölümler milyon başı 240 iken, 2000lerde bu oran milyon başı 10’un altına düşmüştür (Freedman, 2014). Bunun sebebi hakkında farklı açıklamalar öne sürülmüştür: Nükleer silahların caydırıcı etkisi, küreselleşme ve uluslararası ticaretin gelişmesi, dünyadaki demokrasi sayısında artış, Dünya Bankası’nın yoksulluğu azaltma çabası, kadınların güçlenmesi ve Birleşmiş Milletler Barışı Koruma Kuvvetleri’nin etkisi (Fettweis, 2017).

Thomas Hobbes’un ‘Leviathan’ kitabının kapağından bir kısım, Abraham Bosse, 1651

Sonuç olarak, Shingeki no Kyojin’in varsaydığı “ne olursa olsun sürekli olarak birbirini katleden insanlık” algısı yanlıştır. Koşulları ve sistemi değiştirmek, insanların davranışını değiştirmektedir. Örneğin, insan doğası ve şiddet hakkındaki ünlü araştırmacılardan birisi olan Steven Pinker, insanların doğasının şiddet içerdiğini ama bunun belli koşullar altında ortaya çıktığını ve şiddeti azaltacak mekanizmalarımız (empati, kendini kontrol etme, adaletli olma isteği vb.) olduğunu düşünmektedir (Pinker, 2013). Öte yandan, eğer bu sürekli ve sabit katliam görüşü, gerçek dünyada benimsenirse, insanların gerçeklik algısını bozacaktır. Kişiyi daha mutsuz, daha kinik, daha düşmancıl bir tavra sokabilir. Şiddete yol açan, saldırgan ve dışlayıcı politikaları desteklemesine yol açabilir. Yani, bir tür “kendini gerçekleştiren kehanet” haline gelebilir. Bu yüzden, şiddetin zorunlu olmadığı ve çözüm yolu, gelişme fırsatı olduğu algısı önemlidir. Shingeki no Kyojin, bunun bir derecede farkındadır ve diyalog yolunu bir çözüm olarak sunmuştur. Lakin, bu yolu yeterince peşlememiş, onu gelişmemiş bir halde bırakmıştır. Serinin sonunda bile, diyalog olup olmayacağı hala kesin değildir. Diyalog olsa bile, bunun somut bir şekilde nasıl bir sisteme yol açacağı hakkında hiçbir fikir yoktur. Çözüm yolunun zayıf olarak sunulması, insan davranışının sabit olduğu algısıyla beraber ele alınınca, tehlikeli bir duruma yol açmaktadır.

2.2. Bencillik ve Kabilecilik

İnsan doğasıyla alakalı söylenilen diğer bir şey, insanların ne kadar bencil olduğudur. Bunu, Annie’nin Marlowe ile olan konuşmasında ve serideki çoğu insanın davranışında görebiliyoruz. Annie’nin konuşmasının özel bir önemi var çünkü seride, burada sunulan argümana doğrudan karşı çıkan bir şey olmuyor. İnsanların büyük çoğunluğu, denildiği gibi, bencil davranıyor. Diyalog olarak da, insanların işbirlikçi yanına vurgu yapan bir karakter yok. Oysa bilimsel çalışmalara baktığımızda, işbirliğinin insan denilen hayvanın ayrılmaz bir parçası olduğu pek çok çalışma tarafından gösterilmiştir (Tomasello vd., 2012; Coelho ve McClure, 2016; McAuliffe vd., 2017; Koomen ve Herrmann, 2018; Apicella ve Silk, 2019; Henrich ve Muthukrishna, 2021). Hatta insanlar ultrasosyal, yani aşırı derecede sosyal bir tür olarak tanımlanmıştır (Henrich ve Muthukrishna, 2021). Evrimsel olarak bakıldığında, 5-2 milyon yıl önceki atalarımız, diğer sosyal primat türlerinden farklı değildi. Ancak zamanla işbirliği miktarı artmıştır. Bunun, kültürel evrim veya kültürel evrim ile biyolojik evrimin beraber çalışması yoluyla olduğu öne sürülmüştür (Henrich ve Henrich, 2006; Boyd ve Richerson, 2009; Bowles ve Gintis, 2011). Şu anki dünyaya baktığımızda, ayrık düşmüş topluluklar arasındaki işbirliği eksikliğinin bile, sık sık, sadece bir iletişim eksikliğinden kaynaklandığı öne sürülmüştür (Fotouhi vd., 2018). Kısacası, manganın iddia ettiği kadar bencil canlılar değiliz. Bu açıdan, Shingeki no Kyojin, insan doğasını eksik tarif ediyor. Manganın neden bunu kaçırmış olabileceğinin muhtemel bir sebebine, bir sonraki başlıkta altında değinilecektir.

Bulgaristan’daki Magura Mağarası’nda, 8000-10.000 yıl önce yapılmış, bir festivali konu aldığı düşünülen resim. Fotoğraf: Mono Collective/Shutterstock

İşin diğer bir yanında, Shingeki no Kyojin’de inanılmaz derecede kabileci ve ayrımcı bir yapı görüyoruz. Kabilecilik, bu açıdan bir tür “bencil özgecilik” veya “aşırı sınırlı özgecilik” diyebileceğimiz bir şeydir. İnsanın sadece kendisini ve kendi grubunuzu önemsemesidir. Elbette, ırkçılık, ayrımcılık ve kabilecilik, insan tarihinde oldukça fazla yer kaplamaktadırlar. Ancak bir önceki kısımda anlatıldığı gibi, bunların, koşullar sonucu ortaya çıkan şeyler olmak yerine, birebir sabit şeyler olduğu algısı yanlış yönlendiricidir. Seri, bunun farkında olduğu için, Reiner veya Gabi gibi karakterlerle, insanların kabileciliklerini kırabildiklerini göstermiştir. Ancak genel anlamıyla baktığımızda, Shingeki no Kyojin dünyası, inanılmaz derecede kabileci bir duruma saplanıp kalmıştır. Bunun eleştirel olarak ele alınmasında, kimi noktalarda eksikler mevcuttur. Örneğin, Armin’in Eren’e yaptığı soykırım için teşekkür etmesi, bu kabileceğin kazandığını gösteren bir durumdur. Buradaki kabilecilik ve bencillik, milliyetçi veya ırkçı bir “ötekini / yabancıyı” dışlamadan da ötedir. Eren’in bakış açısında, her şeyden önce arkadaşları gelmektedir. Yani en saf haliyle bir kabilecilik vardır. Serinin zaman atlaması sonrası kısmında Eren’e karşıt olarak gördüğümüz Armin’in, Eren’in yaptıklarını onaylamasıyla, bu saf kabilecilik seri sonunda onaylanmıştır.

Bu noktada, şunu belirmekte yarar var. Seri, daha geniş olarak, kabileceliğin, milliyetçiliğin (veya en azından agresif halinin), ırkçılığın kötü şeyler olduğunu söylemektedir. Bu tarz temalar eleştirel olarak ele alınmıştır. Örneğin, toplama kampındaki hayatın gösterimiyle, ırkçılığın ne kadar kötü bir şey olduğu anlatılmıştır. Marley’in milliyetçiliği eleştirel bir şekilde ele alınmış ve hem dünyaya hem de Eldialılara (özellikle Paradislilere) zararı gösterilmiştir. Benzer bir şekilde, Yeageristlerin sahip olduğu milliyetçi ve militarist tutum yine eleştirilmiştir. Aynı zamanda, yine geniş olarak baktığımızda, Eren’in yaptığı şeyleri yapmasının sebebi onu buna zorlayan bir sistem olmasıdır. Ancak bu sistemin değişebilirliğine vurgu yapılmaması ve Armin’in, Eren’in yaptıklarını onaylaması, kabileciliğin doğru olduğu izlenimini yaratmaktadır. Sonuç olarak, eğer insanlık değişmiyorsa ve herkes kabileciyse, insan hakları ve hümanizm gibi kavramlardan bahsetmek, daha özgeci olmaya çalışmak, kaba tabirle enayiliktir. İşte bu sebeple, seri bu açıdan çelişkili ve insanları yanlış yerlere yönlendirebilecek şekilde tehlikelidir.

3. Kapitalist Realizm

İnsanların bu kadar bencil ve vahşi resmedilmesinin muhtemel bir sebebi, içinde yaşadığımız sistemin, yani kapitalizmin ideolojisidir. Kendisini ideoloji değilmiş, doğal bir şeymiş gibi sunan bu ideolojiye göre, insan bencil ve vahşidir. Herhangi bir işbirliği aramak, insanın doğasında böyle bir şeyin önemli bir yer kapladığını söylemek ve farklı bir toplumun mümkün olduğunu söylemek, safsatadır. Bu mantık, yukarıda bahsedilen çalışmalardan da görülebileceği gibi, doğru değildir. Ancak bu algı yine de aşırı derecede yaygındır. Her insan, medyadan veya etrafındaki birilerinden “insan doğasının (değişmez bir biçimde) bencil olduğunu” veya “güçlünün hayatta kaldığı bir dünyada yaşadığımızı” duymuştur. Bu tarz yaklaşımlar, insanın doğasındaki işbirliğini neredeyse tamamen görmezden gelir. Nedendir bu? Fransız filozof Alain Badiou, bunu şöyle açıklamaktadır (Badiou, 2001).

“Bir çelişkide yaşıyoruz: derin bir şekilde eşitliksizci olan -var olan her şeyin sadece parayla ölçüldüğü- vahşi bir durum, bize ideal olan olarak sunuluyor. Kendi muhafazakarlıklarını haklı çıkarmak için, oturmuş düzenin yandaşları buna gerçek anlamda ideal veya harika diyemez. Bu yüzden, bunun yerine, geri kalan her şeyin berbat olduğunu söylemeye kendilerini adamışlar. Elbette, diyorlar, mükemmel İyilik koşullarında yaşamıyor olabiliriz. Ancak Kötü koşullarda yaşamadığımız için şanslıyız. Demokrasimiz mükemmel değil. Ancak kanlı diktatörlüklerden iyi. Kapitalizm adaletsiz. Ancak Stalinizm gibi suçlu değil. Milyonlarca Afrikalının AIDS’den ölmesine izin verdik ama Milosevic gibi ırkçı, milliyetçi beyanlarda bulunmuyoruz. Uçaklarımızla Iraklıları öldürüyoruz ama Rwanda vb.de olduğu gibi boğazlarını palalarla kesmiyoruz.”

Mark Fisher’ın sözleriyle aktarırsam (Fisher, 2010): “Burada ‘realizm’ [gerçeklik, gerçekçilik] denilen şey, herhangi bir olumlu durumun, herhangi bir umudun, tehlikeli bir illüzyon olduğunu söyleyen depresifin çöktürücü tavrıyla eşdeğerdir.”

Campbell’ın Çorba Kutuları sergisi, Andy Warhol, 1962

Bu iki farklı filozof tarafından anlatılmak istenilen şey, kapitalizmin kendi düzenini nasıl haklı çıkardığıdır. Bunu ideolojik olarak iki yolla yapar. İlk olarak, insanın bencil ve vahşi olduğunu, bunun değişmeyeceğini söyler. İkinci olarak, içinde yaşadığımız sistem kötü olsa da, bunun doğal bir şey olduğunu çünkü alternatiflerin çok daha kötü olduğunu söyler. “Daha işbirlikçi veya daha eşitlikçi bir toplum mümkün değildir çünkü insan doğası buna izin vermez,” der. Böylelikle, işbirliğinin ve eşitliğin öne çıkabildiği herhangi bir alternatifin önünü tıkar.

Günümüzde bu ideoloji o kadar kabullenilmiştir ki, insanlar onun bir ideoloji olduğunu bile fark etmezler. Mark Fisher’ın Capitalist Realism (Türkçeye ‘Kapitalist Gerçeklik’ diye çevrilmiştir) kitabında, bu ideolojinin insan algısının her yanına işlediği söylenir. “Dünyanın sonunu hayal etmek, kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolaydır,” diyor, Fisher. Kapitalizme katılın veya katılmayın -bu yazının konusu bu değildir- fakat bu kapitalist gerçeklik algısının her yana yayıldığı iddiası görmezden gelinemez. Bu ideoloji, insanın dünyaya bakışını derinden etkiler. İnsan türünü nasıl gördüğümüzü bile değiştirir. Örneğin, yukarıda bahsettiğim gibi, insan türünün işbirlikçi ve ultrasosyal yapısı bilimsel olarak belgelenmiş olsa da, altında yaşadığımız sisteme göre davranışlarımız çok değişebilse de, insanların bunları görmezden gelmesine yol açar. Nedeni ise kapitalizmin varlığını sürdürebilmesi için gereken ideolojik temellerin buna dayanmasıdır. Çok küçük bir kesimin, paranın ve servetin çok büyük bir kısmına sahip olması, ancak ve ancak, daha iyi bir alternatif mümkün değilse kabul edilebilirdir.

Serinin yaratıcısı Isayama da, bu ideolojiden payını almış olabilir. Hepimiz, kapitalist sistemlerde büyüdük, yetiştik ve yaşıyoruz. Bu ideoloji her yanımızı sarıyor ve küçüklüğümüzden beri düşüncelerimizi şekillendiriyor. Eğer bunun farkına varmadan devam edersek, dünyaya bakışımızı onun üstünde temellendiriyoruz. Isayama’nın insan doğasına dair sunduğu gerçeklik algısı, kapitalist gerçeklik algısıyla örtüşüyor. İkisi de, insanı, bencil ve neredeyse koşulsuz şartsız bir şekilde vahşi olarak resmediyor. İnsanların kimi özellikleri, altında yaşadıkları sisteme göre değişebilse bile, bunlar sabitmiş gibi gösteriliyor.

Burada söylenilmek istenilen, Isayama’nın insanları bilinçli bir şekilde manipüle ettiği gibi bir şey değildir. Sadece, kendisi, bahsedilen kapitalist gerçeklik algısının etkisinde olabilir.

4. Son

Voracious flames upon the Εarth, Simi Braun, 2020

Shingeki no Kyojin pek çok farklı görüşten bahsediyor ve felsefeden esinleniyor. Ancak ahlak tanımı aşırı basitleştirici ve yetersiz, insan doğasındaki şiddeti değişmez bir şekilde resmediyor ve işbirliğinin etkisini görmezden geliyor. Bu iddiaları incelediğimizde, yanlış olduklarını görüyoruz. Yazının başında denildiği gibi, sanatçılar, dünyayı birebir yansıtmak zorunda değildir. Lakin böyle ağır konular ele alınırken, sanat eserlerinin belli nüanslara sahip olmalarına dikkat etmek önemlidir. Sanat eserleri, bir baloncuk içinde var olmazlar. İnsanlar onlar tarafından etkilenir. Bu yüzden, anlatılmak istenilen şeyin, insanlarda ne etki uyandıracağı iyi düşünülmelidir. Başka bir deyişle, elbette, sorunlu ve ağır konular ele alınabilir. Elbette, karanlık şeyler yazılabilir. Ancak özellikle Shingeki no Kyojin gibi siyasi açıdan yüklü eserlerde, detaylara dikkat etmek önemlidir. İnsanları zararlı veya yanlış görüşlere yönlendirmemek gerekir. Örneğin, Shingeki no Kyojin bu şiddet döngüsünden çıkış olarak, diyaloğun önemine vurgu yapmıştır. Lakin bu diyalog her şeye rağmen gerçekleşememiş, seri sonunda bile sadece bir olasılık olarak sunulmuştur. Somut olarak bir öneri yapılmamıştır. Bu, düşünsel açıdan, kolaya kaçmaktır. Bir sorundan ve kötülüğünden bahsedip, yeterli bir çözüm sunamamaktır.

İşin diğer boyutunda, Shingeki no Kyojin’in sunduğu gerçeklik algısı, var olan eşitsizliği savunan bir ideolojiyle örtüşmektedir. Isayama bu konularda genel olarak eleştirel bir tavır takınmış olsa da, kimi noktada kabulleri tam tersi yöndedir veya eleştirisinin kurguya yansımasında sorunlar mevcuttur.

Bütün bu denilenlere rağmen, önceki yazılarda anlatıldığı gibi, Shingeki no Kyojin düşünsel açıdan değerli ve katmanlı, nadir bulunan bir mangadır. Ancak bu, söylediği her şeye katılmak zorunda olunduğu anlamına gelmez. Bu yüzden, bu yazıda, eleştirel bir gözlükle seri düşünsel açıdan incelenmiştir.

Ekleme: Cilt finaliyle yapılan değişiklikler, eleştirilerimde haklı olduğumu, hatta az bile söylediğimi göstermiş oldu. Lakin bu değişiklikler kapsamında bir değerlendirme, başka bir yazının konusu.

Referanslar

  • Ananthakrishnan, A., Bernstein, C., Iliopoulos, D. et al. (2018). Environmental triggers in IBD: a review of progress and evidence. Nat Rev Gastroenterol Hepatol 15, 39–49. https://doi.org/10.1038/nrgastro.2017.136
  • Apicella, C. L., Silk, J. B. (2019). The evolution of human cooperation. Current Biology, 29(11). doi:10.1016/j.cub.2019.03.036
  • Ashikali, E., Dittmar, H., ve Ayers, S. (2014). The effect of cosmetic surgery reality tv shows on adolescent girls’ body image. Psychology of Popular Media Culture, 3(3), 141-153. doi:10.1037/ppm0000022
  • Badiou, A. (2001). ON EVIL: AN INTERVIEW WITH ALAIN BADIOU Christoph Cox, Molly Whalen, and Alain Badiou. https://www.cabinetmagazine.org/. 16.04.2021’de temin edilmiştir
  • Bouchard, T. (1994). Genes, environment, and personality. Science, 264(5166), 1700-1701. doi:10.1126/science.8209250
  • Bowles, S., Gintis, H. (2011). Conclusion: Human cooperation and its evolution. A Cooperative Species. doi:10.23943/princeton/9780691151250.003.0012
  • Boyd, R., Richerson, P.J. (2009). Culture and the evolution of human cooperation. Philos Trans R Soc Lond B Biol Sci., 364(1533): 3281–3288.
  • Coelho, P. R., McClure, J. E. (2016). The evolution of human cooperation. Journal of Bioeconomics, 18(1), 65-78. doi:10.1007/s10818-016-9213-z
  • Costandi, M. (2016). Neuroplasticity. Cambridge, MA: MIT Press.
  • Davis, J. L. ve Gandy, Jr., O. H., (1999). Racial identity and media orientation: Exploring the nature of constraint. Journal of Black Studies, 29, 367-397.
  • Fettweis, C. J. (2017). Unipolarity, hegemony, and the new peace. Security Studies, 26(3), 423-451. doi:10.1080/09636412.2017.1306394
  • Fisher, M. (2010). Capitalist realism: Is there no alternative? Winchester, UK: Zero Books.
  • Fotouhi, B., Momeni, N., Allen, B. et al. (2018). Conjoining uncooperative societies facilitates evolution of cooperation. Nat Hum Behav 2, 492–499. https://doi.org/10.1038/s41562-018-0368-6
  • Freedman, L. (2014). Stephen Pinker and the long peace: alliance, deterrence and decline, Cold War History, 14:4, 657-672, DOI: 10.1080/14682745.2014.950243
  • Gat, A. (2006). War in Human Civilization. Oxford: Oxford University Press.
  • Gerbner, G. (1998). Cultivation analysis: An overview. Mass Communication and Society, 1, 175-194.
  • Gómez, J., Verdú, M., González-Megías, A. et al. (2016). The phylogenetic roots of human lethal violence. Nature 538, 233–237. https://doi.org/10.1038/nature19758
  • Gray, H. (1989). Television, Black Americans, and the American dream. Critical Studies in Mass Communication, 6, 376-386.
  • Henrich, J., Henrich, N. (2006). Culture, evolution and the puzzle of human cooperation. Cognitive Systems Research, 7(2-3), 220-245. doi:10.1016/j.cogsys.2005.11.010
  • Henrich, J., Muthukrishna, M. (2021). The origins and psychology of human cooperation. Annual Review of Psychology, 72(1), 207-240. doi:10.1146/annurev-psych-081920-042106
  • Human Security Research Group, Simon Fraser University (2013). “Human Security Report 2013: The Decline in Global Violence”
  • Janssens, M.J.J. (1979). Co-heritability: Its relation to correlated response, linkage, and pleiotropy in cases of polygenic inheritance. Euphytica 28, 601–608. https://doi.org/10.1007/BF00038926
  • Kearns, E. M. ve Young, J. K. (2017). “If torture is wrong, What ABOUT 24?” torture and the HOLLYWOOD EFFECT. Crime & Delinquency, 64(12), 1568-1589. doi:10.1177/0011128717738230
  • Keeley, L. (1996). War Before Civilization: The Myth of the Peaceful Savage. Oxford: Oxford University Press
  • Koomen, R., Herrmann, E. (2018). An investigation of children’s strategies for overcoming the tragedy of the commons. Nat Hum Behav 2, 348–355. https://doi.org/10.1038/s41562-018-0327-2
  • Kwauk, C. (2016). Sesame Street: Combining education and entertainment to bring early childhood education to children around the world. https://www.brookings.edu/wp-content/uploads/2016/07/FINAL-Sesame-Street-Case-Study.pdf
  • LeBlanc, S. and Katherine, R. (2003). Constant Battles: The Myth of the Peaceful Noble Savage. New York: St Martin’s.
  • Matabane, P. W. (1988). Cultivating moderate perceptions on racial integration. Journal of Communication, 38(4), 21-31.
  • McAuliffe, K., Blake, P., Steinbeis, N. et al. (2017). The developmental foundations of human fairness. Nat Hum Behav 1, 0042. https://doi.org/10.1038/s41562-016-0042
  • Pinker, S. (2011). The Better Angels of Our Nature: Why Violence Has Declined. New York: Viking
  • Pinker, S. (2013). The Decline of War and Conceptions of Human Nature. International Studies Review 15, no. 3: 400-405.
  • Punyanunt-Carter, N. M. (2008). The perceived realism of african american portrayals on television. Howard Journal of Communications, 19(3), 241-257. doi:10.1080/10646170802218263
  • Roser, M. (2016). “War and Peace”. Published online at OurWorldInData.org. Retrieved from: ‘https://ourworldindata.org/war-and-peace’ [Online Resource]
  • Tomasello, M., Melis, A. P., Tennie, C., Wyman, E., Herrmann, E. (2012). Two key steps in the evolution of human cooperation. Current Anthropology, 53(6), 673-692. doi:10.1086/668207
  • Turkheimer, E., D’Onofrio, B. M., Maes, H. H., Eaves, L. J. (2005). Analysis and interpretation of twin studies including measures of the shared environment. Child Development, 76(6), 1217-1233. doi:10.1111/j.1467-8624.2005.00845.x-i1
  • Tversky, A. ve Kahneman, D. (1981). The framing of decisions and the psychology of choice. Science, 211, 453-458.
  • Wilson, C. C., Gutierrez, F., ve Chao, L. M. (2003). Racism, sexism, and the media: The rise of class communication in multicultural America. Thousand Oaks, CA: Sage.

14 YORUMLAR

  1. Yorumlarına katılıyorum, bir ürünü tüketirken arka planda bir çok olgu (bilerek yahut bilmeden) empoze edilmeye çalışılıyor. Bu fikirleri anlayarak izlemek insanı daha derin düşüncelere sevk etmekte. SnK bende en iyi animeler arasında olmasına rağmen söylemlerin çok doğru.

    • SnK benim de çok sevdiğim bir seri, yoksa hakkında bu kadar yazı yazmazdım. Ancak dediğin gibi, işin böyle yanlarını da değerlendirmek gerekiyor.

  2. Elinize sağlık, teşekkür ederim. Nedense bu konulara hiç merakım yoktur, kişilik farkı sanırım, ama sizin için okuyorum vw pişman olmuyorum.

  3. Açıkçası, SnK’ya özellikle son sayılarına dair beğenmediğim her şeyi güzelce çevreleyen bir yazı olmuş. Seriye büyük saygım olmasına rağmen ve de kendi janrasında özgün olduğunu da kabul etmeme rağmen bir şeyler beni hep itti. Bu yazıyı okuyunca bunları daha da iyi anladım.

    Ellerine sağlık. Çok iyi bir seri oldu bu 😀

    • Teşekkürler, hacı 😀 Bugüne kadar serinin ne anlattığını, belli nüanslara dikkat ederek ama çok büyük oranda olumlayarak anlattım. O kadar şey yazdıktan sonra bir de böyle bir eleştiri getireyim dedim. Bu tarz serilerin bence hem doğru düzgün bir açıklamaya ve değerlerini anlatan şeylere hem de doğru düzgün eleştirilere ihtiyacı var.

    • Eren negatif özgürlük odaklı bir dünya bakışına sahip. Lakin serinin sonunda kendi pozitif özgürlüğünü sorguladığı da söylenebilir.

      • Bir de Armin pozitif özgürlüğü falan mı temsil ediyor? Zamanında bir teori eren ile armin’in ikisinin zıt kavramları temsil ettiğinden final ikisi arasında gerçekleşeceği söylüyordu ve tuttu. Eğer öyleyse mikasa da bi şey temsil ediyor olabilir mi? kölelik falan

        • O pozitif ve negatif olayı, bir teoriden öten bir tür yorum. İlk yazımda Armin’in özgürlük anlayışının pozitif olduğunu söylemiştim ama bu bir tumblr kullanıcısının kendisinin yaptığı yorumdu.

          “Eren, Armin’den dış bir dünya olduğunu ve orada farklı farklı şeyler olduğunu duyduğundan beri, titanlardan nefret ettiğini söylüyor. Bunun sebebi, Armin’in aksine, dış dünyayı görme meselesi konusunda çok şevkli olması değil. Hayır, onun ilgisini çeken şey okyanus veya diğer ilginç şeyleri görmek değil. Eren, bu olasılığın onun elinden alınmış olmasına sinirleniyor. Bir Tumblr kullanıcısının kelimeleriyle anlatacak olursam, Eren için meselenin özü, meraktan doğan pozitif bir özgürlük anlayışı değil. Eren’in sahip olduğu şey, sınırlanmaya tepkiden doğan negatif bir özgürlük anlayışı. Yani yapıcı değil, engelleri yıkıcı bir yaklaşımı var (birisi diğerinden daha iyidir demiyorum, sadece farklardan bahsediyorum).”

          Sonraki yazılarımda yine pozitif ve negatif özgürlükten bahsettim ama ilk yazımdaki ayrımdan farklı bir şekilde, bu sefer felsefi olarak nasıl tanımlandıysa öyle kullandığımı söylemiştim. Sanırım kafandaki karışıklık oradan kaynaklanıyor.

          “Stanford Üniversitesi’nin felsefe sözlüğüne baktığımızda, kimi filozoflara göre, felsefede pozitif ve negatif özgürlük diye bir ayrım bulunduğunu görüyoruz (ilk yazıda bahsettiğim, bir tumblr kullanıcısının kendi yaptığı ayrımla aynı değil). Bu ayrıma göre, negatif özgürlük, birisinin sizin istediğiniz şeyin önüne bir engel koymamasıdır. Yani istediğinizi yapmanız engellenmez. Pozitif özgürlük ise bireyin kendi özellikleri üstünde bir hakimiyeti olmasıdır.”

          Bu açıdan bakıldığında, Armin pozitif özgürlükle ilgisi olan bir karakter değil. Ancak Eren’inki gibi bariyerleri yıkma üstüne kurulu bir özgürlük anlayışına da sahip değil.

          Mikasa’yla ilgili fikirlerimi “Shingeki no Kyojin Ne Anlatıyor: Şiddet, Ahlak, Seçim ve Ymir” yazımda anlatmıştım. Belki sen buradan kendin bir çıkarım yapabilirsin.

  4. Ellerine sağlık senin gibi blog (burasi için ne kadar doğru bir tabir mi bilemiyorum) yazarı bulmak gerçekten çok zor öncelerden beri takip ettiğim bir site değilsiniz fakat naruto hakkında yazıların ve diğerleri çok başarılı olmuşlar emeğinin hakkını alıyorsundur umarım iyi günler

Kax için bir cevap yazın İptal

Lütfen Yorumunuzu Giriniz !
Lütfen İsminizi Girin