Her gün öldürülebileceğinizden korktuğunuz bir dünyada büyüseydiniz, nasıl birisi olurdunuz? Dünyayı siyah-beyaz, dost-düşman olarak mı görürdünüz? Herkesin içinde potansiyel bir düşman mı görürdünüz? Başkalarına güvenebilir miydiniz? Sevdiklerini korumak için neler yapardınız? Kaç kişi öldürürdünüz? Ya da şöyle bir soru sorayım: bir katil olarak doğmamış olmanız sadece bir tesadüf mü?

[Bu yazı, Shingeki no Kyojin’in mangasının tamamından spoiler içerir.]

Bütün bu soruların hepsi, belli bir açıdan bakıldığında, Shingeki no Kyojin için oldukça önemlidir. Seri hakkında bir yılı aşkındır analizler yapıyorum ve finalini yorumlaması benim için en zorlu uğraş oldu. Bugüne kadar, cilt finalinin iki farklı analizini ve bir de bunlar ile bir tane daha yorumun karşılaştırmasını yazdım. Normalde bu yazıyı yazmayı planlamıyordum ama fikrimi değiştirdim. Peki temel iddiam nedir? Aslında oldukça basit: Isayama, istediği şeyi tam anlamıyla anlatamadı. İnsanların belli koşullar altında ne kadar savaşçıl davranabileceğini ve vahşi seçimlere yönlenebileceğini göstermeye çalışıyordu ama bunu eksik bir şekilde yaptı. Bu varsayım doğrultusunda, öncelikle, önemli bir röportaja bakıyoruz. Bunu yapmadan önce şunu belirteyim. Bu yazıda, daha önceki yazılarımda bahsettiğim kimi kısımları tekrar ele alıyorum ve kalın puntolarla belirttiğim varsayım ışığında tekrar yorumluyorum. İlk yazıda söylediğim gibi, bahsedeceğim mantığı gösteren yegane kısımlar bunlar değildir fakat bu kısımlar, aktarmak istediğim mantığı açıklamak için yeterlidir.

2017 Bessatsu Shōnen Röportajı

Isayama’nın Bessatsu Shōnen dergisi için 2017’de verdiği röportaj önemli içgörüler sağlıyor. Bu röportajdan kimi kesitleri aşağıda verdim ve özellikle önemli olduğunu düşündüğüm yerleri kalın puntolarla belirttim.

Röportajcı: Marley Arkın orijinal olarak hayal ettiğiniz gibi ilerliyorsa, o zaman hikayenin tamamının sonu…?

Isayama: Daha önce belirlediğim sona doğru ilerlesem de, sonun kendisine yaklaşımım orijinal planlara göre değişti. Nedeni okuyucuya karşı artık sorumlu hissetmem. Orijinal olarak “The Mist” filmine benzer bir şey yapmak istemiştim.

Röportajcı: O filmin baş karakterleri açısından, mutlu bir sonu olduğunu söylemek zor. Shingeki no Kyojin’in orijinal sonu o yönde mi gidiyordu?

Isayama: Filmin ortası itibariyle, The Mist’in hikayesi, tipik bir B-seviye film. Ancak filmin sonunda, baş karakterin neyin doğru olduğu hakkındaki derin, içsel inançları onu yozlaştıran şey oluyor ve onu çelişkili bir şekilde davranmaya itiyor. İzleyicinin doğru olduğuna inandığı şey de tersine çevriliyor. Başlarda, bu stili Shingeki no Kyojin’de nasıl taklit edebileceğimi görmek için bayağı bir analiz gerçekleştirdim.

Röportajcı: “Başta” derken kastettiğiniz…?

Isayama: Başta The Mist’e benzetmeyi ele aldım fakat şimdi Guardians of the Galaxy’ye benzer, daha barışçıl bir yol izlediğimi söyleyebilirsiniz. Shingeki no Kyojin’in iyi veya kötü bir sonu olup olmayacağından bahsetmiyorum – sadece yaratıcı olarak kendi tutumumdan ve okuyucuların seriden zevk almasını garanti edecek yöntem farklılıklarından bahsediyorum.

Röportajcı: Filmlerden ağır olarak esinlendiniz mi?

Isayama: Şöyle bir şey. In This Corner of the World filmi İkinci Dünya Savaşı dönemi Japonya’sında geçiyor, her şeyi o dönemde yaşamış insanların gözünden gösterek “savaşın ne olduğunu” gösteriyor. Hikaye muharebe başlamadan önce başlıyor fakat bir noktada, geçinme yolu savaş alanına zıt olan baş karakter bile, “Savaş!” çağrısını duyan birisi haline geldi. Ve ardından, böyle bir gelişme tarafından mağlup edildi. Film açıkça “Savaş kötü bir şey midir?” sorusunu cevaplamıyor – ve bunun oldukça yenilikçi/yaratıcı bir şey olduğunu düşünüyorum. Örneğin, “ayrımcılık kötüdür,” fikrini ifade etmek için, öncelikle var olan önyargıları gösteriyor, ardından bu zihniyetin benimsenmesine geçiyor, ve ardından karşıt görüşü inceliyor – bu izleyiciye “Vay be!” dedirtiyor ve hepsinin mantığını anlamasını sağlıyor. Ben de bu hikaye anlatma yöntemini kullanarak, okuyucuların karakterlerin acı çekmesine sempati göstermesini umuyorum.

Röportajcı İnsanlık tarihindeki savaşların aksine, mangada kazanan ve kaybeden yazar tarafından belirleniyor. En sonda, doğrunun ne olduğuna karar verebilecek misiniz?

Isayama: Şu ana kadar, sur içindekilerden Eren’in bakış açısını çizmiştim fakat Marley Arkı için, aynı kişiler Marley’in düşmanı olarak beliriyor. Bu sayede, okuyucu da Marley de, karşı tarafın ne planladığını bilmiyor. Bu zamana kadar, bu tahmin edilemez olma rolü titanlara verilmişti. Yani, bunu yaparak, kimin iyi kimin kötü olduğunu tersine çevirdim.

İşin sonunda, serinin neyin “iyi” neyin “kötü” olduğu konusunda bir yargıya vardığını düşünmüyorum. Örneğin, Furuya Minoru’nun “Himeanole” hikayesini okuduğumda, sosyal normlar altında, toplumun hikayedeki seri katili affedilemez olarak göreceğini biliyordum. Ancak hayatını ve arka planını göz önüne alınca hala merak ettim, “Bu onun doğası idiyse, suçlayacak kişi kim?” Hatta şunu bile merak ettim: “Bir katil olarak doğmamam sadece bir tesadüf mü?” Kesinlikle başaramadığımız şeyleri “çaba eksikliğine bağlı bir hata” olarak değerlendiririz ve bunda bir acılık var. Öte yandan, bir fail için, “Bu hale gelmemin sebebi çabalamamam değil,” demenin bir tesellisi var. Bu koşullar altında kurbanın hislerinin önemli olduğunu inkar edemeyiz. Ancak sorunun kökenini değerlendirirsek, “Doğru olan nedir?” sorusunu yanıtlamak yerine, başka çalışmalar ve felsefelerden esinlenmek ve bu anlar sırasındaki hislerimi doğrudan bir şekilde yansıtmak – bence Shingeki no Kyojin’in sonu buna benzeyecek.

Eren’in Kişiliği ve Koşullar

Bizim için, bu yazı açısından, yukarıdaki röportajdan anladığımız önemli birkaç şey var.

  1. Eren’in sahip olduğu içsel değerler onu yozlaştıran şeyler olacakmış.
  2. Isayama, savaş veya ayrımcılığın kötü bir şey olduğunu doğrudan anlatmak yerine, bu durumların ve görüşlerin neden oluştuğunu göstermeyi, ardından karşıt görüşü göstermeyi daha başarılı buluyor.
  3. Bu doğru, şu yanlış tarzı bir yorum yapmak yerine, insanın karakter yapısı ve içinde bulunduğu koşulları göstermeyi, hareketlerini bu bağlamda incelemeyi tercih ediyor. Bununla alakalı şekilde, birisinin katil olarak doğmuş olup olmamasının bir tesadüf olup olmadığını bile merak ediyor.

Özetlediğim bu üç nokta, yazının başında verdiğim “koşullar sebebiyle böyle olma” yorumuyla uyumludur. Sonuç olarak, burada, belli koşullara sürüklenmiş ve belli bir karakter yapısına sahip birisinin ne kadar korkunç şeyler yapabileceğinin anlatılmaya çalışıldığı yorumu ortaya çıkıyor. Bu kişinin neden savaştığının hikayede gösterildiğini de anlıyoruz. Bu kişi, elbette, Eren’den başkası değildir. Hikaye sonunda “içsel değerlerin onu yozlaştırması” kısmı bir derece değişmiş olsa da, dünyanın %80’ini yok ettiğini hatırlamak gerekiyor. Aynı zamanda, Eren, şunu da söylüyor.

Eren: Beni işin sonunda durduracağınızı bilmeseymedim bile, bence yine de dünyayı dümdüz ederdim. Neredeyse her bir ormanı dümdüz ederdim ve yeri leş yemekten şişmanlamış böceklerle bırakırdım. Ben her şeyi… boş bir ova olarak bırakmak istedim…

Yani, Eren’in içindeki bu yozlaşmış isteğin nerelere varabileceğini bu konuşmada görmüş oluyoruz. Kim bilir, belki de Isayama’nın aklındaki orijinal son buydu. Ancak bu diyaloğu bir kenara bıraksak bile, kendi kısıtlı bakış açısı yüzünden dünyayı yok etmeyi seçmiş bir kişiyi görüyoruz. Unutmayın, Eren’e göre önünde sadece iki seçenek vardı: ya diğer herkesi öldür ya da Paradislileri ölüme terk et.

Eren: Çok yakında, onların hepsi ölecek… hayır… onları ben öldüreceğim. Onları öldüreceğim çoktan belirlenmiş. Bu da demek oluyor ki, Paradis’in kurtulması için bir yol bulmadık. Bunların hepsi yok olacak… Evler. İnsanlar. Hayvanlar. Hayatlar. Rüyalar.

Eren: Annem ne düşünürdü? Ölmesi gerekenler Eldialılar değil mi? Tıpkı Surların Kralı’nın kendisi için ölüm yolunu seçtiği gibi…

Eren: Başka bir şey değilse bile, adada ve dışarıda ölecek insanların sayısı arasında çok büyük bir fark yok mu? Dahası, dünya Eldialılardan arınırsa, titan sorununun kaybolacağı bir gerçek. Ancak… böyle bir sonu… kabul edemiyorum.

Yazı başında öne sürdüğüm varsayım doğrultusunda, burada şunların hatırlanması gerekiyor: Eren’in kişiliği ve yaşadıkları. Bu ikisi elbette ayrılmaz şeyler ve bunu Eren’in çocukluğunda, henüz titanlar saldırmadan önce bile görüyoruz. Aşağıdaki sahnede, Eren, askerlerin alkol kokmasından şikayet ediyor.

Hannes: Bütün gün burada takılırken acıkıyoruz ve susuyoruz. Azık içinde arada likör oluyorsa ne varmış bunda?
Eren: Ama bir acil durumda sarhoş halde savaşabilecek misiniz?!
Hannes: Ne acil durumu?
Eren: Buna inanmıyorum! Basbariz! Suru yıkmaları ve şehri istila etmelerinden bahsediyorum!!

Hannes: Hey, Eren! Sesini birden öyle yükseltme.
Asker: Eğer o piçler suru yıkarsa, olaya müdahale ederiz. Ancak sana söylüyorum, bu yüz yıldır gerçekleşmedi!
Eren: A-ama böyle rahat hissetmek tehlikeli! Babam öyle diyor!

“Babası öyle diyormuş.” Başka bir deyişle, Eren, babasının dışarı dünyanın tehlikesi hakkında bildiklerini ona yansıtması ve aynı zamanda surlarla çevrili boğuk bir dünyada yaşaması yüzünden, etrafındaki tehlikeye karşı oldukça şartlanarak büyümüş. Henüz hiçbir titanı görmeden bile, onlardan oldukça korktuğu belli oluyor. Hepimizin bildiği gibi, titanlar saldırdıktan sonra bu korkusu daha da kuvvetleniyor. Bunu daha serinin ilk sayfasında görüyoruz.

“O gün, insan ırkı, onlar tarafından domine edilmenin korkusunu ve bir kuş kafesinde tutsak tutulmanın utancını hatırladı.”

Sadece korkuyu da değil, özgürlük tutkusuna sahip Eren’in bu konudaki mutsuzluğunu da görüyoruz. Eren, yaşadığı dünya içinde, en çok istediği şey olan özgürlüğe kavuşamıyor. Aynı zamanda titanların korkusu altında yaşıyor. Armin’le konuşmasından ona söylediği gibi, kendisinden özgürlüğünü çaldıkları için nefret ediyor.

Eren: Bütün bu süre boyunca bir kuş kafesinde yaşıyor olduğumu anladım. Ve o ucube şeyler özgürlüğümü almıştı. Dünya büyüktü fakat beni küçücük bir kafese tıkmışlardı. Ve bunu fark ettiğim an, onları asla affedemeyeceğimi anladım.

Bütün bunların üstüne, annesi onlar tarafından öldürülünce nefreti doruklara varıyor.

Hatırlamamız gereken diğer bir şey, Eren’in titan saldırısından önce bile ne kadar vahşi bir çocuk olduğudur.

Eren: Seni hayvan! Geber! Bir daha ayağa kalkma! Bu sadece doğal!! Bu sana olması gereken!!

Eren: Tehlikeli hayvanları durdurdum! Sadece insana benzemekle kalıyorlardı!
Grisha: Eren!
Eren: Eğer ben harekete geçmeseydim, Ordu Polisi Tugayı geldiğinde çoktan gitmiş olacaklardı! Ordu Polisi asla zamanında yetişemezdi!
Grisha: Öyle olsa bile, Eren, sadece şanslıydın! Kendi hayatını bu kadar önemsemez davranmamalıydın!
Eren: Ama… ona [Mikasa’ya] hızlıca yardım etmek istedim.

Kısacası, şu veya bu sebepten dolayı zaten vahşi ve bir kişiliğe sahip olan Eren, devlerin saldırısıyla beraber dünyaya sadece yenil (devler tarafından) veya ye (devleri öldür) olarak bakmaya başlıyor. Küçüklüğünde edindiği bu dünya bakışı bütün hayatı boyunca onu takip ediyor ve bu yüzden farklı bir seçenek göremiyor. Küçüklüğündeki bakış açısının değişmediğini ve kişiliği ile yaşadığı koşullar yüzünden oluşan bu dünya görüşünün onu takip ettiğini aşağıdaki paralellikte de görebiliyoruz.

Eren: Annem gitti!! Onu bir daha asla görmeyeceğim… bu neden başımıza geliyor? İnsanlar zayıf olduğu için mi? Ağlamak, zayıfların yapabileceği tek şey mi?!

Eren: Onları yok edeceğim. Her bir tanesini…

Eren: … bu dünyadaki, o hayvanların!

Eren: Onları yok edeceğim.

Eren: Her bir tanesini, bu dünyadaki o hayvanların.

Bu noktada, Eren’in insanlık hakkındaki görüşünün de oldukça karamsar olduğunu hatırlamak gerekiyor.

Pixis: Bize söylenildiğine göre, titanlar toprakları ele geçirmeden önce, insanlar birbirlerini kabilesel anlaşmazlıklar ve ideolojiler yüzünden sürekli olarak öldürüyormuş. O zamanlarda, denilene göre, birisi, insan olmayan güçlü bir düşman ortaya çıkarsa, insanlığın muhtemelen birleşeceğini ve kendisiyle savaşmayı bırakacağını söylemiş. Senin görüşün nedir, evlat?
Eren: Bu efsaneyi daha önce hiç duymadım fakat bence çok tozpembe.
Pixis: Hahaha, kişiliğin benimki kadar çarpık.
Eren: Şimdi bile, “güçlü düşman” bizi köşeye kıstırmışken, birleşmiş olmaktan çok uzağız.

Haksız mı? Surların içinde köşeye kıstırılmışken bile, etrafında gördüğü insanlık kendi içinde bir birlik değildi. Dünyaya açıldığında, dünyanın onu ve sevdiklerini öldürmek istediğini öğrendi. Böyle bir durumda, ye veya yenil olarak dünyaya bakan Eren, sadece iki seçenek görebildi. Evet, Hange ve diğerlerinin çabaları bir yere varacak mı diye bekledi. Hatta zamanı olsa biraz daha bile bekleyebilirdi fakat Armin’in dediği gibi seçim zamanı yaklaşıyordu.

[Erwin’den ve emrindekileri kullanarak aldığı risklerden bahsediliyor]
Jean: Ne demek haklıydı? Sence kaç tane asker bir hiç uğruna öldü?
Armin: Jean, sonuçları öğrendikten sonra herhangi birisi bir seçim yapabilir. Beklemek ve “bunu yapmalıydılar” demek kolay. Ancak bir seçim yapmadan önce sonucun ne olacağını bilemezsin. Titanın kimliği ne? Onlardan kaç kişi var? Ne yapabilirler? Ne biliyorlar? Ne öğrendiler? Bilmiyoruz! Her zaman olduğu gibi, bilmediğimiz çok fazla şey var! Ancak zamanın akışı bizim için durmayacak! Çıkacak sonucu bilmesek bile, seçim yapma vakti her zaman geliyor!

Armin: ‘Sonuçtan sorumluluk’ terimini duydum. Bence kullanışlı ve doğru. Sonuçlar ne kadar iyi olursa olsun, o askerlerin anlamsız ölümlerini silmiyor. Kumandan acımasız, hatta kötü birisi olabilir… fakat ben… ben bunun iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. Yoldaşlarının hayatını tehlikeye atmak zorunda kalsa bile, her olası gelişmeyi değerlendirmek ve bir karar vermek zorunda. Biz yüz kişinin hayatı ve surların içindeki herkesin hayatı arasında bir seçim yapmak zorundaydı. Ve o yüz hayatı silmeyi seçti.

Böyle bir durumda, zamanı kalmamış ve üçüncü bir seçenek üretmek veya görmek konusunda oldukça yetersiz olan Eren, gördüğü iki seçimden birisini yaptı. Paradis uğruna, dünyanın %80’ini yok etti.

Bu noktada, şunu hatırlamak gerekiyor. Dünyada barış ve işbirliği isteyen kişiler de vardı fakat azınlıktaydılar. Armin ve etrafında toplanan müttefikler bunların en önemlileri oldu. Eren’in saldırısının Marley’in ve dünyanın yaptıklarının sonucu olduğunu gören Marleyli komutan da bunlardan biriydi.

Komutan: Omuzlarınızda ölçülemez bir yük yatıyor fakat… sonuç ne olursa olsun… bunun sorumluluğu sadece sizde değil. Bu suçluluk, biz, her bir yetişkin tarafından paylaşılıyor.”

Komutan: Nefreti kullandık. Büyümesine izin verdik. Bizi kurtaracağına inandık. Kendi yetersizliklerimizden kaynaklanan her bir sorunu aldık ve onları ‘Şeytanların Adası’na tükürdük. Ve sonuç, o canavarın doğumu oldu… şimdi, gösterdiğimiz bütün nefret için bize karşılık vermeye geldi.

Ancak barış isteyen kişiler yeterince fazla veya kuvvetli değildi. Serinin sonundaki gelişmeler de bunu destekliyor. Armin ve onun gibi barış yanlısı kişilerin bütün çabalarına rağmen, tekrar bir savaş çıktı ve Paradis yok oldu. Bunun sebebi, yazı başındaki yorumu takip edersek, titan döngüsünün yarattığı şiddet dolu koşulların barışçıl bir dünyayı imkansız kılmasıdır. Oluşmuş karşılıklı nefret ve güvensizlik çok fazlaydı, titanlar yok olsa bile devam etmişti. Paradis’in korkudan militarist ve faşist bir devlete dönüşmesinden bunu görebiliyoruz. Titan döngüsünün seri sonunda tekrar başlamasıysa, Shingeki no Kyojin dünyasının sürekli olarak bir distopya şeklinde kalacağını göstermektedir.

Kader

Neden kader lafını seçtiğini merak edebilirsiniz. Biraz teatrallik kimseyi incitmedi de ondan. Ancak abartısına rağmen, bu lafı durduk yerde seçmedim. Shingeki no Kyojin’de, bir tür kadercilik savunuluyor.

Kenny: Gördüğüm her bir kişi aynıydı. İçki de olsa, kadınlar da olsa, tanrı bile olsa.

Kenny: Aile, kral, rüyalar, çocuklar, güç…

Kenny: Bir şeyle sarhoş olmadıkları zaman devam edemiyorlardı. Hepsi… bir şeye köleydi.

Burada, pozitif özgürlük, yani bireyin kendi özellikleri üstünde bir hakimiyeti olduğu iddiası reddediliyor. Bu ret, ünlü filozof Schopenhauer’un şu lafıyla özetlenelebilir.

“İnsan istediğini yapabilir ama istediğini isteyemez.”

Bu ışıkta, Eren’i incelediğimizde, yaptığı her şeyi nedensel bir şekilde açıklayabiliyoruz. Bu da, bizi kaderciliğin daha modern versiyonu olan determinizme getiriyor. Mutlak determinist mantığa göre, her insanın yaptığı her şey, bir neden-sonuç ilişkisinin sonucudur ve özgür irade diye bir şey yoktur. Böyle bir determinist bakış açısından, Eren’in kişiliğini -bir önceki bölümde yaptığım gibi- açıklayabiliyoruz. Bu da, bizi, Isayama’nın “Bir katil olarak doğmamam tesadüf mü?” sorusuna getiriyor. Shingeki no Kyojin’in cevabı, evet oluyor. Evet, bir katil olmamanız tamamen tesadüf. Kimi kişilikler, kimi koşullar altında, her türlü suçu işleyebilir. Bunun kendi içinde bir “mantığı” bile olabilir. Hatta burada kimsenin bir suçu bile olmayabilir, iyi veya kötü diye yargılanamayacak bir durum olabilir. Aynı, Isayama’nın, serinin iyi veya kötü bir yargıya varmadığını söylediği gibi (bu aslında oldukça tartışılır bir şey ama yazıyı sekteye uğratmadan, en azından görünüşte böyle olduğunu söyleyebilirim).

Örneğin, Eren bu yaptıklarını canı gönülden bir şekilde istiyor muydu? Hayır. Yukarıdaki sayfalarda görüldüğü gibi, dünyadaki insanları öldürecek olması fikri onu iliklerine kadar şoke etmişti.

Eren: Reiner, ben seninle aynıyım. Elbette, beni sinirlendiren kişiler vardı ama iyi kişiler de vardı. Denizin ötesinde, surların içinde, hepimiz aynıyız.

Eren, soykırım yapmadan önce, oldukça ironik bir şekilde, dünyadaki insanları artık kendi halkından farklı olarak bile görmüyordu. Ancak kişiliği ve koşullar yüzünden ye veya yenilin ötesinde bir şey göremiyordu.

Yukarıdaki konuşmanın devamında, Eren şunları bile söylüyor.

Eren: Haklıymışım. Ben seninle aynıyım.

Eren: Bence… biz böyle doğmuşuz. Sadece ilerlemeye devam ediyorum.

Burada yazar, oldukça açık bir şekilde, röportajda bahsettiği “Katil olarak doğmamış olmam bir tesadüf mü?” sorusunu insanlara sunmuş oluyor.

Kadercilik konusunda işin diğer bir yanı, Eren’in gelecekten aldığı görüler oluyor.

Eren bu görüleri aldığı andan itibaren determinist bir yolda ilerliyor. Acaba aldığı görüler değişecek mi diye bekliyor. Örneğin, Hange’lerin planı işe yarayacak mı diye bekliyor ama her şey görülerde tanık olduğu gibi ilerliyor. Bu da, seriyi daha da kaderci, daha da determinist bir yola sokuyor. Artık özgür irade tamamen yadsınıyor ve sadece neden ile sonucun olduğu, nedenselliğin zincirlerinin her şeye hükmettiği bir hikaye bizi karşılıyor. Paradis’i kurtaracağını ve titan döngüsünü yok edeceğini düşündüğü yolu gerçekleştirmek için, Eren, nedenselliğin kölesi haline geliyor. Başka bir seçeneği var mıydı? Shingeki no Kyojin’de gördüğümüz zamansal oynamalardan anladığımız kadarıyla, hayır, yoktu. Bunun sebebi de, bu evrende özgür irade diye bir şey olmaması.

Son

“Kazanırsak, yaşarız. Kaybedersek, ölürüz. Savaşmazsak, kazanamayız. Savaş. Savaş.”

Yukarıdaki sayfa, Eren’in içine düştüğü, ye veya yenil mentalitesinin artık Paradis’e hükmettiğini göstermesi açısından önemlidir. Sonuçta Paradisliler de bütün dünyanın nefretini çekmenin ve ölüm kalım savaşı vermenin ağırlığı yüzünden böyle bir şeye yöneldiler. Kendilerini faşist bir dost-düşman ayrımına vurdular. İnsanların koşullar yüzünden belli şekillerde davranması ve düşünmesi mevzusu başka örneklere de uygulanabilir: Bertolt’un Paradislilileri suçlu bulmadığı halde “dünya acımasız olduğu için” onlarla savaşması; Armin’in dünyayı değiştirmenin yegane yolu olarak insanları feda etmeyi görmesi; Mikasa’nın bütün hayatın ye veya yenil seçiminden oluştuğunu düşünmesi; Reiner’in küçükken Paradis’e saldırmış olması. Örnekler çoğaltılabilir.

Yazının başında söylediğim tarihi koşulların sınırlaması varsayımı, aynı zamanda, öne sürdüğüm diğer iki yaklaşımla kıyaslandığında, kimi şeyleri daha iyi açıklıyor: Paradis’in düşmanı olan tarafın insan olduğunun ve kendilerince haklı sebepleri olduğunun vurgulanması; militarizmin eleştirilmesi; beyin yıkamanın eleştirilmesi; savaşın korkunç yanlarının gösterilmesi; seride barışa gerek doğrudan gerekse “ormandan çıkma” metaforuyla vurgu yapıldığı halde, bunun başarılamaması.

Artur: Sasha bir avcıydı. Ona küçükken nasıl yay kullanacağını öğrettim ve ormanda avlanmaya giderdik. Çünkü böyle yaşıyorduk. Ancak böyle yaşamaya devam edemeyeceğimiz günün geleceğini biliyordum. Bu yüzden, Sasha’nın ormanı terk etmesini sağladım…

Artur: Ardından… dünya büyüdü. Sasha bir asker oldu. Başka topraklara saldırmaya gitti, insanları vurdu ve kendisi vuruldu. Onu ormandan çıkarmanın bir anlam ifade edeceğini düşünüyordum… meğerse, bütün dünya, hala öl veya öldür olan devasa bir ormanmış. Sasha’nın bu ormanda çok dolandığı için öldürüldüğünü düşünüyorum. En azından, çocukları bu ormandan çıkarmalıyız. Yoksa, aynı şey tekrar ve tekrar gerçekleşecek… Geçmişin günahlarını ve nefretini yüklenmek… işte, yetişkinler olarak bizim yükümüz bu.

Bu yorumun en büyük eksisi, titan döngüsü öncesindeki insanların da sadece vahşi mahlukatlar olarak gösterilmesi oluyor. Eğer Shingeki no Kyojin dünyasında gördüğümüz olayları titan döngüsü yarattıysa, titan döngüsü öncesindeki dünya gösterildiğinde, insanlığın daha barışçıl yanlarını da görmeliydik. Lakin böyle bir şey gösterilmedi. İşte bu yüzden, yazının başlığını “Shingeki no Kyojin Ne Anlatamıyor” koydum. Belki de, Isayama, böyle vahşi koşulların içine atılmış bir dünya nasıl olurdu sorusunu kendince cevaplamaya çalıştı fakat ana olarak bu dediğim eksiklik yüzünden, bunu oldukça eksik bir şekilde yaptı. Verdiği röportaj olmasa, bu soru sorulmayabilirdi bile. Bu da, eğer bu varsayım doğruysa, hikayenin bu kadar kritik bir noktada ne kadar eksik olduğunu gösteriyor.

İşin diğer yanında, gerçekten bunu yapmış olsa bile, bu, hikayenin temasal açıdan sorunsuz olduğu anlamına gelmez. Hikaye içindeki insanlık kimi yerlerde inanılmaz iki boyutlu sunuluyor. Bir istisna harici, bütün dünyadaki her ulusun Eldialıları yok etmek istemesi, insanlar gerçekten bu kadar iki boyutlu mu sorusunu sorduruyor. Aynı zamanda, “böyle doğmuşuz” gibi açıklamalarla, oldukça modası geçmiş bir indirgemeciliği kullanmış oluyor. İnsanın karakterinin genetik sebeplerden etkilendiği doğrudur fakat insanın yetiştiği koşullar da onu oldukça fazla, hatta belki de daha fazla etkilemektedir (Loehlin, 1992; Briley ve Tucker-Drob, 2014). Başka bir mevzuda, daha önce bahsettiğim gibi, hikayenin Japon milliyetçiliğiyle bağlantıları var. Bununla bağlantılı olarak, faşist bir durumu farklı bir şekilde anlatmaya çalışıyor ama böyle tehlikeli bir konuya yeterince özen göstermiyor. Yeterince özen gösterilmediği için, bu kurgusal evrendeki insanların oldukça olağan dışı koşullar sebebiyle böyle davrandığı düzgün bir şekilde anlatılamıyor ve insanları yanlış yönlendirme tehlikesi doğuyor. Hatta bunu yapmış olsaydı bile, faşizmi estetik olarak çok çekici sunup sunmadığı ve “koşulları” bahane olarak sunmayı teşvik edip etmediği tartışması var.

Sonuç olarak, bu “acaba” yazısı, benim aklıma gelen üçüncü yorumdur. Diğer iki yorumu ve bu yorumla karşılaştırmalarını merak ediyorsanız, Shingeki no Kyojin’in Sonunu Anlama Rehberi: Üç Yorum, Artılar ve Eksiler yazısına bakabilirsiniz. Ancak bu son doğru olsa bile, Shingeki no Kyojin’in birden çok açıdan eleştirilebilir olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Referanslar

Briley, D. A., & Tucker-Drob, E. M. (2014). Genetic and environmental continuity in personality development: A meta-analysis. Psychological Bulletin, 140(5), 1303–1331. https://doi.org/10.1037/a0037091

Loehlin, J. C. (1992). Genes and environment in personality development. Sage.

2 YORUMLAR

  1. Elinize sağlık,güzel bir yazı olmuş.

    Aoi Bungaku Series adlı bir seri var,kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim.Seriyi izledikten sonra istiyorsanız seri hakkında yazı yazabilirsiniz.Bahsettiğim serinin,en azından bir yazı çıkarılabilecek materyal barındırdığını düşünüyorum.

CEVAP VER

Lütfen Yorumunuzu Giriniz !
Lütfen İsminizi Girin