Hala işlenmeye devam edilen ilk günahı ve onun kirli çocuklarını öğrenmeye hazır mısın?


Manga ve anime pek çok insanın sevdiği şeylerdir. Bu ortamlarda yaratılmış bolca güzel hikaye var ve geek kitle arasında önemli bir yer kaplıyor. Ancak bu güzelliğinin ve alımının arkasında oldukça farklı bir tarih yatıyor. Bu tarihe dayanan ve onun üstünde temellenen, sorgulanması gereken yanları da bulunuyor. Bu özellikleri, elbette, dünyanın geri kalanından kopuk değil. Pek çok açıdan, hepimizin altında yaşadığı koşullardan kaynaklanıyor. Gelin, bu yanlar neymiş ve nasıl doğmuşlar bir bakalım.

Kirli Tarih

Japonya’nın yönetici kitlesi, 20. yüzyılın başlarında popüler medyanın, özellikle gazeteler ve hiciv yapan siyasi karikatürlerin, kendi güçlerine yarattığı tehdidi fark etmiştir. 1920’lerin sonlarına doğru, Barış Koruma Kanunu kapsamında, polis, otoriteye karşı gelen yayınevlerini kapamış ve editörleri tutuklamıştır. Manga tarihi konusunda kitap yazmış Frederik L. Schodt’un (1983) anlattığına göre, bu durum, otosansüre (kendini sansürlemeye) ve yetişkinlere yönelik “erotik, garip saçmalıklar” içeren mangalara veya çocuklara yönelik mangalara yönelmeye sebep olmuştur. Bunun sebebi, baskı ve sansür ortamında, bu tarz türlerin daha güvenli olmasıdır. Böylelikle, manga endüstrisi oldukça erken bir aşamadan itibaren, otoritenin kontrolü altında olmuş ve güvenli ata oynamıştır.

Yine Schodt’un aktardığına göre (1983), bu daha muhafazakar mangalara tepki olarak “kırmızı çizgi romanlar” doğmuş fakat başarılı yaratıcılar, muhafazakar yayınevlerinin kontrolü altına girmiştir. Çocuksu olarak görülen mangalara kıyasla, daha yetişkin temaları işleyen ve daha dramatik olan Gekiga türü ortaya çıkmış fakat daha ucuz ve daha yaygın olan mangayla rekabet edememiştir.

Ünlü bir gekiga olan ‘Lone Wolf and Cub’

İkinci Dünya Savaşı (1939-1945) sırasında bu yasak daha da sertleşmiş ve siyasi karikatüristler ile çizgi romancılar ya istediklerini basamamış ya da savaş propagandası yapmışlardır. Savaş sonrasında Japonya’nın yeniden kurulmasıyla beraber, bu yasaklar resmi olarak kalkmış fakat gayriresmi şekilde, kısmi olarak sürmüştür (Illerbrun) (Anime sektörü içinden olan ve dünyanın en ünlü anime haber kaynağı olan Anime News Network’ü kuran Justin Sevakis de bu gayriresmi sansürün hala var olduğundan bahsetmiştir). Bunun yanısıra, savaşı izleyen süreçte, manga popülerleşmeye başlamıştır. Zaten apolitik kökenleri olan manga türü, anlattığı kaçış hikayeleriyle, savaşın yaralarını sarmaya çalışan ve zor koşullarda yaşayan insanlara bir rahatlama sağlamıştır (Illerbrun).

1959’da, Kōdansha, Haftalık Shōnen Dergisi’ni (Weekly Shōnen Magazine) kurmuştur. Bu dergi, tamamı mangaya ayrılmış ilk haftalık dergi olması açısından bir öneme sahiptir. Daha yüksek sayfa sayısı ve yayın sıklığı sebebiyle, manga yaratıcıları daha kısa sürede daha çok çalışmak zorunda kalır hale gelmiştir.

1960 ortaları itibariyle, Tokyo’daki büyük kitap yayınevleri manga endüstrisini kontrol eder hale gelmiştir. Onların kontrolündeki manga endüstrisi, televizyon ve merchandising’e (figüran, poster, oyun vb. mallar) bağlıydı. Ticari açıdan başarılı formüllere uyan hikayeler, deneysel veya tartışma yaratan hikayelere tercih ediliyordu (Galbraith, 2011).

Merchandise örneği

Tokyo’daki yayınevlerinin kurduğu bu hükümranlık, hala sürmektedir. 2016 verilerine göre, Japonya’da toplam 622 anime stüdyosu var ve bunların 542’si, yani %87’si Tokyoda bulunuyor.

1970’lere gelindiğinde, sadece manga ve anime endüstrilerinde değil, Japonya toplumunun tamamında büyük bir değişim gerçekleşmiştir. Japon sosyolog Yoshimi Shunya’ya göre (2009), “savaş sonrası-sonrası toplumunun” başlangıcıdır. Ekonomik iyileşme ile sosyal kargaşa dönemi bitmiş, tüketimcilik devri başlamıştır (Murakami, 2005). Yoğun bir pazarlama, bu sürecin önemli bir parçasıydı. Tokyo, sermaya bolluğu açısından dünyadaki en büyük şehirlerden birisiydi ve bu sermayenin önemli bir kısmı, reklam, paketleme, tasarım ve görüntü üretimine harcanıyordu (Yoshimi, 2009; Kitada, 2002). Bu ortamda, her şey ticarileştiriliyor ve medyalaştırılıyordu (Yoshimi, 2009). Başka bir deyişle, her şey artık alınır-satılır olarak görülüyor ve medya (geniş anlamıyla medya; haberler, manga, anime, televizyon, sinema vb. her şeyi içeriyor) sayesinde pazarlanıyordu. İşte bu dönemde, Japon bir sosyolog ve filozof olan Ōsawa Masachi’nin “kurgu devri” (kyokō no jidai) dediği dönem başlamıştır (Ōsawa, 1996). Toplum ve ilerlemeyle ilgili büyük idealler ve anlatılar çökmüş ve kurgu haline gelmişti.

Manga ve anime, bu tüketimci toplumun bir parçasıydı. Zamanla, tüketim gittikçe artmış ve yayılmıştır. Geçmişe kıyasla daha büyümüş olan yetişkin izleyici ve okuyucu kitlesi, pahalı malların (merchandise) hedefi haline geliyordu. Örneğin, merchandise satışı, Gundam’ı kurtarmıştır. İlk yayımlandığında yayından kaldırılan bu seri, merchandise satışı sayesinde ticari bir başarı haline gelmiştir. Bunu sağlayan mallar, serideki devasa robotların figüranlarıdır. Ana serinin değil, onunla alakalı ürünlerin satışının önemi zamanla gittikçe anlaşılmıştır. Örneğin, 1982’de çıkan ‘Super Dimensional Fortress Macross’ animesi, başka otakulara figüran ve oyuncak satmak için, otakular tarafından tasarlanmıştır (Lamarre, 2009).

Macross, otaku kelimesinin kitle medyada kullanıldığı ilk seferi temsil etmesi açısından önemlidir. 1980’lere gelindiğinde, genç Japonlar, anime, manga, video oyunları ve karakter merchandise’ı tarafından sarılmıştı. Bu ortam, anime ve manga endüstrileri için kilit hale gelecek olan otaku kültürünün doğmasını da sağlamıştır (Galbraith, 2011). Otaku denilen kişilik tipi, ortalama bir tüketiciden daha fazla tüken, bir tür hiper tüketicidir. Sosyolog ve bir medya araştırmacısı olan Volker Grassmuck’a göre (1990), Japon toplumunda gittikçe derinleşen sosyal kayıtsızlık, genç Japonların “oyuncaklar, çizgi romanlar ve oyun makineleri” ardına saklanmasına yol açmıştır. Sosyal davalardan, siyasetten ve büyük ideallerden kopuk, hiper bir tüketici olan otaku da, tam olarak bunu yapmaktadır.

1980’ler ve 1990’lar, aşırı miktarda tüketen otakuların, gittikçe, ticari olarak hedef alınmaya başlandığı bir dönem olmuştur. Anime pazarında bir düşüşle karşı karşıya kalan şirketler, gittikçe azalan bir çocuk ve büyüyen otaku kitlesi sebebiyle, otakuları daha çok hedef almaya başlamıştır (Galbraith, 2011). Böylelikle karşılıklı bir döngü oluşmuş ve bu endüstrilerde, otakuların, başka bir deyişle hiper tüketimin yeri sağlamlaşmıştır.

1990’ların sonuna gelindiğinde Neon Genesis Evangelion’ın çıkışı başka bir önemli nokta olmuştur. Kültürel ve ticari olarak büyük bir başarıya ulaşan seri, yeni bir tüketici otaku nesli oluşturmuştur. Aynı zamanda, bu dönemde, oyuncak figür satışları artmış ve internet ortaya çıkmıştır. Böylelikle, günümüz koşullarını oluşturacak ortam aşağı yukarı hazır hale gelmiştir. Tokyo’daki Akihabara bölgesi, bir anime ve otaku alanı haline gelmiştir. Toplumsal kaygılar, siyaset, idealler, iş, aile vb. kavramlar ve olgulardan arınmış olan bu bölge, saf bir tüketimcilik alanıdır (Galbraith, 2011). Bu açıdan, manga ile anime kültürünü önemli ölçüde yansıttığını söylemek yerinde olacaktır.

Akihabara

Bu bölümü, Japonya toplumunu daha iyi anlamak için, şunlardan bahsederek sonlandırmak istiyorum. Günümüzde, siyaset, pek çok Japon tarafından ilgi çekici olmayan bir şey olarak görülmektedir (Illerbrun). Bunun neden böyle olduğu karışık bir konudur ve şu ana kadar bahsedilen olayların etkisi olsa da, detaylı bir halde öğrenmek için Japonya siyaset tarihine dair okumalar yapmak gerekmektedir. Lakin, göz önüne alınması gereken bir etmen, Japon medyasının, 1955’ten beri neredeyse kesintisiz bir şekilde Japonya’yı yönetmiş olan muhafazakar Liberal Demokratik Parti’yle (LDP) ilişkisidir. Örneğin, dünyanın en büyük reklam ajansı ve aynı zamanda bir halkla ilişkiler firması olan Dentsu’nun, LDP’yle bağları olduğu yaygın bir bilgidir ve siyasi sebeplerden dolayı sansür yaptığına yönelik iddialar vardır. Aynı zamanda, Japon toplumunda sözsüz kuralların da oldukça önemli olduğu ve “huzuru bozmama” düsturunun yaygınlığı düşünülürse, sansür ve otosansür gibi durumların nasıl gayriresmi bir şekilde gerçekleştiği daha iyi anlaşılacaktır. Bununla alakalı bir örnek, Japoncadaki sontaku (忖度) kelimesidir. 2017’de Japonya’da yılın kelimelerinden birisi seçilen sontaku, bir kişinin üstlerini veya güçlü kişileri memnun etmek için, sözsüz bir şekilde onların niyetini okumasını ve ona göre davranmasını ifade etmektedir ve yakın zamanda büyük bir skandalda kullanılmıştır.

Tarihçe kısmı yazılırken başvurulan ana kaynak: Galbraith, P. W. (2011). Otaku consumers. Japanese Consumer Dynamics, 146-161.

Yozlaşmışlık

Bu tarih ve endüstri neden sorunlu?

Öncelikle, modern manga endüstrisinin kökenlerinde, siyasi bilinçten bir kaçış olduğu görülüyor. 1920’lerdeki baskı ortamı ve Japonya İmparatorluğu dönemi, daha eleştirel ve daha bilinçli ortamların bastırılmasına yol açıyor. Neden Shōnen Okuyoruz? yazısında bahsettiğim gibi, ana olarak çocukları ve ergenleri hedef alan shōnen ile shojō türleri manga sektörü için bir belkemiğidir. Bunun böyle olması, en azından kısmen, alternatif, siyasi olarak daha bilinçli türlerin ve ortamların baskılanmasıdır. Yani, manga, en azından yaklaşık 100 yıldır, daha apolitik olarak görülen bir ortamdır.

İmparatorluk Japonyası’nın mirası hala sürüyor

İkinci olarak, manga ile animelerde, siyasi bilinç seviyesi oldukça düşüktür. Tarihi olarak baktığımızda, mangaların ve dolayısıyla animelerin, daha ucuz, daha kalitesiz ve apolitik kökenlerden geldiğini görüyoruz. Yazım ve çizim kalitesi konusunda bariz gelişmeler olsa da, siyasi bilinç açısından manga ile animeler neredeyse tamamen sınıfta kalıyor. Bu açılardan var olan toplumlara eleştiri yapan veya bir çözüm önerisi sunan seriler oldukça nadirdir. Yapıldığında da, genellikle aşırı muğlak, dolaylı ve basit oluyor. Bu sebeple, anime ile mangaların, siyasi bilinç açısından, genel olarak hala gelişmemiş olduğu söylenebilir. Bununla bağlantılı olarak, iklim değişikliğiyle ilgili çıkmış anime ve manga sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Bu ortamlar, bir kez daha, bilinçsizlik örneği sergiliyor. Yukarıda bahsedilen etkenlerin yanısıra, bunun bir sebebi de ticari kaygılardır. Bu da bizi üçüncü maddeye getiriyor.

Animeler ve mangalar, pazarlama ve ticari kaygılar ile boğulmuş durumdadır. Tarihten görüldüğü üzere, farklı, kaliteli, deneysel veya tartışmalı şeyler yaratmak yerine, ticari açıdan en başarılı, yani en çok parayı getiren formüller tercih edilmektedir. Bu, yaratıcılığı kısıtlamakta, hatta kimi zaman onu öldürmektedir. Bununla alakalı olarak, merchandise satışı, anime ile manga sektörünün ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Anime Endüstrisi 2020 Raporu‘nda bahsettiğim gibi, merchandise satışı, anime gelirlerinde en büyük payı kaplamaktadır. Üretilen seriler, hikayenin iyiliğinden öte, insanlara bir şeyler sattırmak için üretilmektedir. “Sezonun waifusu” gibi saçma kavramlar da bu yüzden çıkmıştır. Bu yüzden, her sezon bir takım animeler, sahip oldukları kadın karakterlerle patlamaktadır. Bu yüzden, daha kaliteli işler üretilebilecekken veya konuşulabilecekken, bu ucuz seriler her yere yayılmıştır.

Her sezon “waifu” değiştiren anime izleyicisi

Dördüncü olarak, insanın izlediği, okuduğu, dinlediği, oynadığı vb. eserler, onun algısını oluşturmada önemli bir rol oynamaktadır. Bu konuda oldukça fazla çalışma bulunuyor (Kearns ve Young, 2017; Ashikali vd., 2014; Davis ve Gandy, 1999; Gray, 1989; Matabane, 1988; Wilson vd., 2003; Punyanunt-Carter, 2008). Bu noktadan bakıldığında, mangalar ve animelerdeki siyasi açıdan bilinçli bakış açısı eksikliği, onları tüketen kişilerde de bu eksikliğin oluşmasını sağlamaktadır. İnsanların birbirinden kopuk, organize hareketlerden mahrum olduğu günümüz dünyasında, bu anlatıların ve bilincin eksikliği, sorunlara çözüm olmak yerine, sorunun bir parçası olmaktadır. Evet, insan hayatı oldukça zengindir ve sadece “siyasi bilinç” onu yansıtamaz. Anlatılabilecek hikayeler çok daha çeşitlidir. Ancak üretilen ürünlerin geneline bakıldığında, bu bilincin eksikliği, insanın eksik bir bakış açısına sahip olmasına yol açacaktır. Kendisini ve başkalarını sömüren yapıları görmesini önleyecek, sorun tespiti ve çözüm üretimi gibi şeylerde eksik kalmasına yol açacaktır.

Kendisini siyasi sorunlara kapayan endüstri

Bu konuda, sanatçıların daha bilinçli olmasına ihtiyaç vardır fakat anime ve manga gibi, ticarileşmeyle oldukça iç içe geçmiş alanlarda, bunu yapmak oldukça zordur. Ne kadar para kazanılacağı kaygısı, diğer her şeyden önce gelmektedir. Bu, sadece anime ve manga endüstrisine de özgü değildir. Altında yaşadığımız kapitalist sistemde, amaç, en kısa sürede en çok parayı kazanmaktır. Diğer her şey ikincildir. Bu yüzden, anime ve manga endüstrisinde, bu bilincin kazanılması gereklidir fakat bunun kazanılmasını beklemek yanlış olacaktır. Dahası, başka bir ortamda bu bilinç kazanılsa bile, kırmızı çizgi romanlar örneğinde gördüğümüz gibi, başta bakire olan bu ortamlar, zamanla var olan şirketlerin kontrolü altına girmektedir. Bu durum, kurulu sistem içerisinde, temelden bir değişimin mümkün olmadığına işaret etmektedir. Sistemi eleştiren veya onun dışında var olmaya çalışan şeyler, çok nadirdir. Popülerleştiklerinde de, sistem tarafından ele geçirilmekte ve dişleri köreltilmekte, pençeleri koparılmaktadır (bkz: punk). Bu yüzden, yakın zamandaki bir yazımda dediğim gibi, “belki de, hayatımızın her alanını bir para kazanma uğraşına çeviren bu sistemi sorgulamak gerekiyor.” Para uğruna kendisinden bir şeyler kaybetmiş her sanat eserinden bahsedilişte, bunu hatırlamak gerekiyor. Para kazandırmadığı için yazılamayan her hikaye için, bunu göz önüne almak gerekiyor.

Son Söz

Ünlü birer filozof olan Theodor Adorno ve Max Horkheimer, bundan yaklaşık seksen sene önce, ‘Aydınlamanın Diyalektiği’ kitabında ‘Kültür Endüstrisi: Kitlelerin Aldatılışı Olarak Aydınlanma’ isimli bir metin yayımlamışlardı. Bu metine göre, kültür endüstrisi toplumu pasifleştirmekte, yani itaatkârlaştırmaktadır. Kültür endüstrisinin ürettiği ürünler, insanların içindeki sorgulamayı yok etmekte ve onları var olan statükoyu kabullenir hale getirmektedir. Adorno ve Horkheimer bunu daha bilinçli bir eylem olarak düşünse de, ben bunun böyle olduğundan oldukça şüpheliyim. Şahsen, kimi zaman bilinçli ama genel olarak bilinçsiz bir süreç olduğunu düşünüyorum. Yetiştirilme şeklimiz, bulunduğumuz konum, toplumsal statümüz ve sınıfımız, sahip olduğumuz düşünceleri etkiliyor. Bu yüzden, Japonya İmparatorluğu’nun kendi otoritelerine karşı gelen yayınevlerini ve gazeteleri bastırması gibi bilinçli eylemler olsa da, yazarların kendi bilinçaltlarını yarattıkları şeye yansıtması gibi durumlar yaygın olarak yaşanıyor.

Buna bir örnek olarak, büyük ideallerin ve anlatıların artık sanat eserlerinde pek bulunmaması verilebilir. Sonuçta, bu sadece manga ile animeye özgü değildir. Pek çok eleştirmen, araştırmacı ve düşünür, meta anlatıların (din, milliyetçilik, komünizm vb. büyük anlatılar), 20. yüzyılın sonlarına doğru etkilerini kaybettiğini düşünmektedir (Lyon, 1994). Özellikle 1980’lerden beri, artık bu tarz anlatılar güçlerini kaybetmiş, yerlerini ticarileşmiş ve bireyselleşmiş bir kapitalist anlayışa bırakmıştır. Bu sebeple, yazılan hikayeler de bu yönde ilerlemiştir. Sanatçılar, toplumdan bağımsız değildir. İçinde yetiştikleri ve bulundukları toplumda olan değişimler ve bulunan önyargılar, onları da etkilemektedir. Bu yüzden, anime ile mangalardaki bu büyük anlatı eksikliği, tarihsel bir sürecin parçasıdır.

Hala içinde bulunduğumuz bu tarihsel süreçte, insanlar kişiliklerini oluştururken, büyük anlatılara artık pek başvurmamaktadır. Bunların yerini, kişisel başarı veya kişisel gelişim hikayeleri, bol para kazanma isteği gibi şeyler almıştır. Aynı zamanda, insanlar hayattan zevk ve tatmin almak için, daha fazla tüketmeye başlamıştır (Miles, 1998). Başka bir deyişle, büyük anlatıların çekiciliği azaldığı için, artık kendimizi tükettiğimiz şeylerle ifade ediyoruz, bunlarda anlam buluyoruz. Okuduğumuz mangalar, izlediğimiz animeler, oynadığımız oyunlar gibi şeyler, kısacası tüketim, hayatımızdaki ana mutluluk kaynaklarından birisi haline geldi.

Dolayısıyla, tükettiğimiz ürünlerin nasıl oluştuğunu, ne gibi önyargıları içerdiğini ve onlarda nelerin eksik olduğunu anlamak hayati bir meseledir. Bunları öğrenmek ve anlamak, hayata bakışımızı değiştirecektir. Sonuçta, bir tüketim toplumunda yaşıyoruz. Yapılacak herhangi bir sorgulama, tüketimi ve daha genel olarak kapitalizmi de içermek zorundadır. Kişi, kendi cevabını oluştururken, cevabı ne olursa olsun, bütün bunları etraflıca düşünmeli ve ona göre bir şeyleri onaylamalı veya reddetmelidir.

Not: Bütün bunlar, tüketici bakış açısıyla yazılmıştır. Oysa üreticiler açısından da, anime endüstrisi oldukça sıkıntılı bir ortamdır. Bunun bir örneğini Bleach’in Bitmesinin Gerçek Sebebi yazımda bulabilirsiniz. Diğer bir örneği, endüstrinin üreticileri ne kadar çok çalıştırıp ne kadar az para verdiğini anlatan, ağır çalışma koşullarını ve sömürüyü detaylıca ortaya koyan Vox yazısıdır. Pek çok manga-ka’nın, sürekli olarak iş kaynaklı hastalık yaşadığı düşünülürse, durumun vehameti daha iyi anlaşılacaktır.

Referanslar

  • Ashikali, E., Dittmar, H., ve Ayers, S. (2014). The effect of cosmetic surgery reality tv shows on adolescent girls’ body image. Psychology of Popular Media Culture, 3(3), 141-153. doi:10.1037/ppm0000022
  • Davis, J. L. ve Gandy, Jr., O. H., (1999). Racial identity and media orientation: Exploring the nature of constraint. Journal of Black Studies, 29, 367-397.
  • Galbraith, P. W. (2011). Otaku consumers. Japanese Consumer Dynamics, 146-161. doi:10.1057/9780230302228_8
  • Grassmuck, V. (1990), ‘ “I’m Alone, But not Lonely”: Japanese Otaku-kids Colonize the Realm of Information and Media: A Tale of Sex and Crime from a Faraway Place’, available at http://www.cjas.org/~leng/otaku-e.htm
  • Gray, H. (1989). Television, Black Americans, and the American dream. Critical Studies in Mass Communication, 6, 376-386.
  • Horkheimer, M., Adorno, T. W. (1972). Dialectic of enlightenment: Max Horkheimer and Theodor W. Adorono. N.Y.: Seabury Press.
  • Illerbrun, K. (?). The Japanese Political Cartoon. https://sites.ualberta.ca/~illerbru/images/illerbrunj.pdf
  • Kearns, E. M. ve Young, J. K. (2017). “If torture is wrong, What ABOUT 24?” torture and the HOLLYWOOD EFFECT. Crime & Delinquency, 64(12), 1568-1589. doi:10.1177/0011128717738230
  • Kitada, A. (2002), Kōkoku toshi Tōkyō: Sono tanjō to shi [Advertisement City Tokyo: The Birth and Death], Tokyo: Kōsaidō Shuppan.
  • LaMarre, T. (2009), The Anime Machine: A Media Theory of Animation, Minneapolis: University of Minnesota Press.
  • Lyon, D. (1994). Postmodernity. Buckingham: Open University Press.
  • Matabane, P. W. (1988). Cultivating moderate perceptions on racial integration. Journal of Communication, 38(4), 21-31.
  • Miles, S. (1998). Consumerism as a way of life. London: SAGE.
  • Murakami, T. (ed.) (2005), Little Boy: The Arts of Japan’s Exploding Subculture, New Haven: Yale University Press.
  • Ōsawa, M. (1996), Kyokō no jidai no hate [The End of the Fictional Age], Tokyo: Chikuma Shinsho
  • Punyanunt-Carter, N. M. (2008). The perceived realism of african american portrayals on television. Howard Journal of Communications, 19(3), 241-257. doi:10.1080/10646170802218263
  • Schodt, F. L. (1983), Manga! Manga! The World of Japanese Comics, Tokyo: Kodansha International.
  • Wilson, C. C., Gutierrez, F., ve Chao, L. M. (2003). Racism, sexism, and the media: The rise of class communication in multicultural America. Thousand Oaks, CA: Sage.
  • Yoshimi, S. (2009), Posuto sengo shakai [Post-Postwar Society], Tokyo: Iwanami Shinsho.

11 YORUMLAR

    • Zaten karışık bir mesele ve iş çok yönlü. Bu kısa yazıda değinmeye çalıştım ama bu konuların sebepleri doğal olarak çok daha derinlere gidiyor. İnsan ne sonuca varırsa varsın, bu tarz konularda işin hem iyi hem de kötü yanlarını ve sebeplerini iyi bilmek gerekiyor. Örneğin, bir şirketin para için bir eseri kalitesizleştirmesinden bahsedildiğinde, sadece o şirketi eleştirmek yerine, onun nasıl bir ortamda, sistemde ve koşullarda bulunduğunu göz önüne almak gerek. İnsan onaylayacaksa veya reddedecekse de, bu etkenleri göz önüne alarak bunu yapmanın daha sağlıklı olacağı fikrindeyim.

      Elbette benim bu konularda bir fikrim var ama yapmaya çalıştığım, bu büyük resim açısından sorgulamaları yaptırmak. Ulaşılan cevap ne olursa olsun, bunları görmek ve sorgulamak daha iyi olacaktır.

  1. Çözüm farklı insanlara inisiyatif sunabilecekleri alanlar kazandırmak gibi.Kapitalistlerin önce ”fırsat eşitliği” sonra ”alt kültür” dedikleri şey.Bunun gerçekleşmesinin en kolay yolu ise webtoonlar.Politik duruşu olan japonları webtoona yönlendirip(daha da iyisi çekirdekten yetişmesi tabi ki ) akım başlatmak sonrasında da o akıma ses vermek.Dediklerimin temelinde de merak ve mümkün olduğunca farklı türden eserler tüketmek var

    Mevcut kurumlarla bu iş yürümeyecek gibi.Pek az hareket olduğundan tarihi baştan yazmak gerekebilir

    • Bununla alakalı olarak, ben geçen gün şöyle bir şey gördüm. Indie anime yapımcılarını desteklemek için bir site açılmış.

      Elbette bu reformist bir yaklaşım. Var olan sistemi temelden değiştirmek yerine, ona kimi düzenlemeler yapmak. Birisi diğerinden daha iyi demeyeceğim ama bu konularda çözüm olarak hem reformist hem de kökten değişimci öneriler verenler var.

  2. Güzel ve ayrıntılı bir yazı olmuş. Ellerine sağlık. Benim bu konuda düşündüğüm şeyler, yazının ana mesajına ters. Yanlış anlaşılma olmasın bu arada. Yazdıklarına katılmıyor değilim. Sadece “kirli tarih” ve “yozlaşma” olayı için farklı bir yorumum var. Onu da burada uzun uzun yazamam sanırım. Pek sohbet döndürmelik bir yorum sistemi değil buradaki maalesef.

    Böyle yazıların devamını ister ve kolaylık dilerim.

    • Teşekkürler. Ben zaten dediğim gibi bunları daha büyük bir sistemin iyi-kötü bir parçası olarak görüyorum ve eleştirilebilir tarafları olduğuna, bunların sisteme içkin olduğuna dair dikkat çekiyorum. Lakin bazı şeyleri elbette daha teatral olarak sunmak gerekebiliyor. Yoksa elbette tek bir bakış açısı yok.

      İstersen yine fikirlerini yazabilirsin, olduğu kadar tartışırız.

  3. Öncelikle Japonya’nın sosyokültürel yapısını incelemek lazım. Misal vermek gerekirse, Japonya’da insanların siyaset bilmesini ve bu konu hakkında bilgi sahibi olmasını gerektirecek pek bir durum yok. Ekonomik olarak bizim hayli hayli önümüzdeler. Ülkelerindeki insan haklarına olan saygı, toplum bilinci, hukuku vs… Birçok konuda bizi aşmış durumdalar. Bu ülkenin teknik altyapısıyla orayı bir tutmamak lazım. Biraz yanıltıcı olabilir. (Kadınların yaşamış olduğu negatif ayrımcılık başka bir konunun mevzusu.)

    Kendi şahsi fikrim; siyaset gibi kavramları yok etmemiz gerektiğidir. Mükemmele ulaşmalıyız. Zamanla bunlar olacaktır. Yüzyıl, iki yüzyıl… Artık mükemmele ne zaman ulaşır, kendi ütopyamızı oluştururuz bilmiyorum.

    Bir diğer bahsettiğin konu hakkında da şöyle bir yorumum var. “Baskıyla şekil verme”, bahsettiğin tam olarak bu sanırım. Bu olay yaşadığımız dünyanın gerçekliği maalesef. Dünyanın her yerinde, her noktasında, her zamanında var olan bir şey. Bunu sırf anime ve manga özelinde yazmak doğru olmaz. Kaldı ki parmak bastığın yer 20. yüzyılın başları. Tam da o tarihlerde dünya üzerinde iki tane kocaman savaş oluyor. Ülkelerin yönetim şekilleri şu ankinden tamamen farklı. Askerler baskın güç. Temele inersek farklı şeylerle karşılaşıyoruz bence.

    O zamanlar yasaklanmış tipteki eserlerin günümüzde de pek üretilmiyor oluşu ise bence tamamen Japon toplumunun şu anki yapısıyla alakalı. Adamların eleştirmek istediği, üzerine yazması gerektiği pek fazla olay ve hadise yok zira. Üstte bahsettiğim yere gelmiş olduk. Bir de arz – talep meselesi var. Bir şey tüketildiği kadar üretilir. Günümüzün gerçekliği bu. Senin de değindiğin başka bir konuydu bu zaten. Ona da şöyle değineyim.

    Anime ve Manga dünyasına baktığımız zaman üretilen her eserde hep bir ticari kaygı görürüz. Bu durum üzücü olsa da maalesef günümüzün başka bir gerçeği. Bir mangaka hayal edelim. Bu arkadaşımız bir manga yaratmak istiyor. Fakat bu mangayı kafasında olduğu gibi yaratsa pek tutmayacağını biliyor. Çünkü okuyucunun ondan beklediği şey; göğsü şişirilmiş waifu’lar, çok da komik olmayan bel altı espriler falanlar filanlar… Birçok şey yazılabilir, örnekler çoğaltılabilir. Geri kalanı hayal gücünüze bırakıyorum.

    Peki bu mangaka bunu bildiği için ne yapıyor? Okuyucu ne istiyorsa onu veriyor. Bu da bir nevi “oto sansür”. Orijinal eserin içeriği toz olup uçuyor. Hikâyenin belki de büyük kısmı yitip gidiyor. Bunu maalesef kabul etmekten başka çaremiz yok. Bunun ardındaki şeyleri sorgulamak lazım aslında. Sen de bunlardan bahsetmiştin zaten. Bu olay daha büyük bir bütünün parçası. Günümüzdeki şirketler öyle bir hâle geldi ki, çalışanlarına adımlarını bile ticari kaygı güderek attırıyor. Bu sadece Anime ve Manga dünyası diye tabir ettiğimiz, kendi içinde farklı farklı yapılanmalara sahip olan sektöre ait değil. Dünyanın her yerinde böyle. Hollywood da böyle. Misal Nolan ve Tarantino kapitalist dünyanın parlak çiçekleri. Biraz özgünler ama izleyicinin hoşuna ne gideceğini de en iyi onlar bilir.

    Bu işin başı kapitalizmdir. Dünyanın düzeni “ticari kaygılar” üzerinedir. En hızlı ve en ucuz şekilde en iyi kazanç elde edilmek istenir. Bunun fitili de ABD üzerinden ateşlenmiştir. Şu an dünyanın neresine gidersek gidelim aynı manzarayı görürüz. Bu tabii ki savunulacak bir şey değil. Ama günümüz dünyası böyle.

    |

    Toparlayacak olursam;

    Tüm verdiğin örneklerin doğru olduğunu düşünüyorum. Ama bu durumun önlenemez bir trend olduğunu, dünyanın her yerinde aynı manzaranın oluştuğunu da söylemek istiyorum. Bizim gibi üçüncü dünya ülkelerinde insanlar gün yüzü görmediği için Japonya ve ABD tarzı aşmış tüketiciliği garipseyebilir. Bir de onların şartlarında, onların gözleriyle bakmak lazım. İnsan dediğimiz canlı gereksiz gördüğü şeyi hayatından çıkarma konusunda epey hızlıdır. 😀 O yüzden her türlü ortama çabuk adapte oluruz. Kim bilir Japonlar bize göre bu kadar elzem olan konular hakkında neler düşünüyor.

    Her şeyi bir anda yazıverdim. Tekrardan ellerine sağlık.

    • Öncelikle uzun ve düşünülmüş yorum için teşekkürler 🙂

      Japonya’nın siyasi yapısı hakkında bir süredir bir şeyler bakıyorum, yakın zamanda daha da arttırdım. Örneğin, The Conversation’ın bu konuda güzel yazıları var. Lakin bu olayın sadece gelişmişlikle alakalı olduğunu düşünmüyorum. ABD gibi, diğer gelişmiş ülkelere kıyasla daha az insanın oy verdiği bir gelişmiş ülkede bile, çok fazla siyasi kurgu eser ve sanat eseri var. Benzer şekilde, bir gelişmiş ülke olarak Birleşik Krallık da oldukça fazla siyasi eser üretiyor. Yani gelişmiş ülke olmakla alakalı bir durum değil. Yazıda bahsettiğim gibi, Japon toplumunda farklı bir mevzu var. Sonradan eklediğim için gördün mü bilmiyorum ama sontaku kelimesi bu açıdan güzel bir örnek.

      Toplumların şu anki yapıları incelenirken bunların tarihe dayandığını unutmamak gerek. Sonuçta hiçbir toplum yoktan var olmadı. Kimi zaman uzun, kimi zaman kısa süren, tarihsel süreçler sonucu bu hale geliyorlar. “Şu anki yapılarından dolayı böyle,” demek, bu yüzden -doğru olsa da- bir şeyleri eksik bırakmak oluyor.

      Bu işin temelinde kapitalizm olduğu doğru fakat küçük bir ekleme yapacak olursam, ABD dediğin gibi çok önemli bir rol oynasa da, kuzey ve batı Avrupa’ya da bir bakmak gerek. Kapitalizmin ortaya çıkışında çok temel bir rol oynuyorlar.

      Bu arada, Türkiye bizim ülkede sık sık tekrarlandığının aksine, bir üçüncü dünya ülkesi değil. O sıralama soğuk savaş dönemi ortaya çıkıyor. Birinci dünya ülkeleri ABD ve müttefikleri (Türkiye de buna dahil), ikinci dünya ülkeleri SSCB ve müttefikleri, üçüncü dünya ülkeleri bunların hiçbirisine dahil olmayan ve genellikle sömürülen ülkeler oluyor. Ben bu yüzden, gelişmiş ve gelişmekte olan ayrımını daha sağlıklı buluyorum. Lakin işin ekonomik boyutundan bakarsak da, Türkiye yaşadığı her şeye rağmen, kimi kaynaklarda gelişmiş ülke olarak sınıflandırılırken, kimilerinde gelişmekte olan ülke olarak sınıflandırılıyor. Örneğin, CIA Factbook gelişmiş ülke diyor, IMF gelişmekte olan diyor. Yani tam sınırda sekiyor. Aynı zamanda, Türkiye, dünyanın en gelişmiş ekonomilerinden oluşan OECD’nin kurucu ülkelerinden birisidir. Dünya Bankası, Türkiye’yi üst-orta gelir ülkesi olarak sınıflandırıyor.

      Bunları övmek veya şu anki durumları küçümsemek için falan demiyorum, sadece bakış açısı katması için söylüyorum. Dünyanın çoğunluğuna kıyasla, Türkiye, Japonya gibi ülkelere daha yakın. Bununla bağlantılı şekilde, Türkiye’de tüketim anlayışı 1980-1990’dan beri oldukça gelişti. Biz oldukça tüketimci bir toplumuz. Bu yiyeceğe bile yansıdı. Türkiye’de obezite oranı %30’larda. BM verilerine bakınca, kişi başı günlük kalori tüketiminin obeziteyle ünlü ABD’den bile daha fazla olduğunu görüyoruz. Tüketimin Türkiye’de gelişimi ve şu anki bulunduğu nokta hakkında, ODTÜ’den birisinin yazdığı çok güzel bir tez var. Aslında bir gün Türkiye’de tüketim ve geekliğin bağlantılı gelişimi hakkında bir şey yazmak istiyorum ama sitenin formatına uyar mı veya hak ettiği özeni gösterebilir miyim bilmiyorum.

      Son olarak, bir daha tekrarlayacak olursam, olay gerçekten kapitalizmle alakalı. Yazının kendisinde daha detaylı anlatmak isterdim ama bu sefer iş anime ve manga mevzusundan çıkıyor. O da bu sitenin formatına uymaz. Lakin ben bu üretim ve tüketim ilişkilerini sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum. Bir yandan çok büyük bir bolluk var ama bir yandan çok büyük bir israf var, tüketime kendini vererek daha önemli mevzulardan kaçış var, tüketimin yarattığı ekolojik yıkım var, bu bolluğun çok eşitsiz bir şekilde dağıtılması var. Malesef geek mecralar da bunlardan bağımsız değil, sonuçta aynı dünyada yaşıyoruz.

      • Ayrıntılı cevap için teşekkür ederim.

        “Sontaku” kelimesini şimdi gördüm. Yazıyı önceden okumuştum aslında. Cevabı sonra atmış oldum.

        Siyasi eleştiri konusuna gelecek olursam… Gelişmişlikten ziyade, bir toplumu oluşturan yapı taşlarına bakmak gerektiğini düşünüyorum. Gelişmiş olması burada nedenlerden biri. Ben olayın iç yüzünü bildiğimi söyleyemeyeceğim tabii ki. Fakat insanları sorgulamaya itecek kadar sert ve bol sayıda siyasi eleştiri yapan eserlerin noksanlığı hakkında birkaç düşüncem var. Japonya’nın geçmişi ve geleneklerin sanıldığının aksine hâlâ sıkı sıkıya korunuyor olması. İmparatorluğun Japon halkı üzerinde bırakmış olduğu etki var. Adamlar demokrasi ve siyasete nesiller boyunca uzaklar.

        İlla toplumun yapı taşlarına da bakmaya gerek yok. Söylediğin gibi Anime ve Manga sektörü, sansüre uğrayarak şekil aldı. Ondan sonra bu şekli sürdürmeye devam etti. Siyasi dilden uzak kalıp farklı arayışlar ve anlatımlar yapmaktan kaçınmış oldu. Tabii bu dediğim sektörün yetersiz kaldığı anlamına da gelmez. Toshokan Sensou(anime), Akumetsu(manga), Liar Game(manga), Sanctuary(manga) gibi aradığın tarzda eserler de mevcut aslında. Evet, fazlasıyla nadirler. Ama bir yerde varlar. İsmini bilmediğimiz, yurt dışına çıkmayan bu saydığım tarzda yine başka anime ve manga eserleri olduğunu düşünüyorum. Ayrıca siyasi bir eleştiri yapılacaksa gerçekten bunu bu sektör üzerinden mi yapmalıyız, ona emin değilim. Dediğim gibi anime ve manganın çizgisi belli ve bundan ne kadar kopabileceği tartışılır.

        Türkiye’ye üçüncü dünya ülkesi derken, kelime manasını kullanmadım. Sadece rezalet bir durumda olduğumuzu belirtmek istemiştim. Dediğine gelecek olursam da, 2000 yılında belki Türkiye dediğin normlara uyan bir ülkeydi. Orta – üst gelir seviyesine sahip, gelişmekte olan bir ülkeydi. Ama 2010 yılından sonra tüm her şey tepe takla oldu. Şu an Türk insanı gereğinden fazla ekonomi okuyor, gereğinden fazla siyaset biliyor. Amerika vatandaşlarına harita verip Rusya nerede dersen, bulamazlar. Adamların bu tip şeylere mesafesi bu. Çok derine girip de sitenin sınırlarını aşmayayım. 😀

        “Fazla tüketen bir toplumuz” cümlen için farklı şeyler düşünüyorum. Bir yanım katılıyor, bir yanım katılmıyor. Tüketime aç bir toplum olduğumuzu düşünüyorum. Tüketmeyi sevdiğimizi de biliyorum. Ama sanıldığı kadar çok tüketim yapıldığını düşünmüyorum. Obezite hakkında yazdıkların için de farklı düşünüyorum. Zamanında twitter’da bir diyetisyen verilerle paylaşmıştı bunu. Yanlışım varsa düzeltebilirsin. Türkiye obezite konusunda gerçekten epey aşmış kendini. Hatta hemen Amerika’nın arkasında falan yer alıyormuş. Ancak bunun sebebi de ironik bir şekilde fakir olmamızdan kaynaklıymış. 😀

        Dünyanın en fazla ekmek tüketen toplumu olduğumuz için böyle bir durum kaçınılmaz bir sonuçmuş. Karbonhidrat temelli beslenme(ucuz), protein bazlı beslenmeye(pahalı) baskın geldiğinden böyleymiş. Makarna tüketimi konusunda falan Avrupa ile hemen hemen eşitmişiz. Diğer detayları pek hatırlamıyorum. Ama ülkedeki yüksek obezite oranın başlıca nedeninin ekmek tüketimiyle alakalı olduğunu yazdığından eminim.

        Diğer yazdıklarına da harfiyen katılıyorum. Anime ve Manga dünyası için tabii ki eleştiriler getirilebilir. Yersiz, sırf tüketilmesi için üretilmiş eserler var. Muhtemelen bahsettiklerin de bunlar. Tükettikten iki gün sonra muhtemelen unutacağın, tonla paraya mal olmuş bu eserlerin dünyaya ve insanlığa olan yararı tabii ki tartışılır. Tartışılması da gerekir zaten.

        • Böyle bir tartışmayı burada yapabilmek bile güzel 🙂

          Gıda konusunda bir-iki şey söyleyip, daha da uzatmayayım. Aslında bir ara foruma şöyle bir başlık açmıştım ama yazılar dursa da yüklediğim resimler patlamış. Şu an diyeceklerimi BM verilerine dayandırıyorum. Attığım linkte bayağı grafik var, oradan kontrol edebilirsin.

          Türkiye’nin GSYH’sinin bayağı arttığı 2002-2009 arası dönemde bile obezite sabit şekilde artıyor, yani ekonomik nedenlere bağlamak mantıklı olmuyor çünkü değişim yok. Aynı zamanda hayvansal kaynaklı protein alımı, yani hayvansal gıda tüketiminin de arttığı görülüyor. Yine BM’nin tarım ve beslenmeyle alakalı organizasyonunun verilerine baktığımızda, Türkiye, Birleşmiş Krallık ve ABD arasında buğdaysal gıda tüketimi açısından fark olduğu ama bunun katlarca miktarda farklı olmadığı görülüyor. Örneğin, bir Türkiye vatandaşı bunlardan günlük 1086 kcal alırken, bir İngiltereli 774 kcal alıyor. Attığım linkte pirinç tüketimi de var, Türkiye o konuda düşük zaten, 100 kcal bile değil (günlük alınması gereken kcal ortalama 2400 civarı bir şeydir). Sonuç olarak, obezitenin sebepleri alternatif gıdaları fakirlikten tüketememek değil (zaten birçok sebze cüzi bir fiyattadır).

          Diğer mevzulara gelirsek, evet, cidden güzel siyasi eserler var. Hatta kimileri nadiren popüler de oluyor ama genel olarak çok zor bulunurlar.

          Eleştirinin temel bir amacı da bir farkındalık yaratmak, eleştirel bakış oluşturmaya katkı yapmaktır. Sektörün kendisi değişir veya değişmez, bu ayrı bir mesele ama yazıda belirttiğim gibi tükettiğimiz şeyler bizim de algımızı şekillendiriyor. Kendi adıma, bu tarz alanlara kaçan ve ülkesinde veya dünyada olan bitenden habersiz çok fazla kişi gördüm. Bu tarz sorunlu yanları belirtmek, bu açıdan bir farkındalık yaratabilir. Türkiye’deki anime ve manga kitlesi arasında bu konunun konuşulduğunu hiç görmedim veya duymadım. Oluyorsa da, birkaç yakın arkadaş arasında, kapalı ortamlarda oluyor.

          Not: Yazıya bir eklemeye daha yapmıştım. “Sevakis” anahtar kelimesiyle bulabilirsin. Hem akademik bir kaynak hem de sektörün içinden olan bir kişi, bu sansürün hala gayriresmi bir şekilde devam ettiğini söylüyor.

  4. Sadece anime manga ile sınırlı olduğunu düşünmüyorum. Sadece japonya da görülen bir durum olduğunu da düşünmüyorum. Kapitalist dünya düzeninde her ülkede her eserde bu ve benzeri durumlar söz konusu. Düzeltilebilir mi ? Hiç sanmıyorum. Ortalama tüketici IQ’suna yönelik tasarlanan eserler daha cezbedici. Düşünsene çok komplike bir eser yayımlanıyor ve anlatılanları anlamayan bir toplum. O eser satar mı? Bir oyun yapıyorsun çok komplike çok zor o oyun satar mı? Mesela bir yorumunu okumuştum assasins creed çok sıkıcı diye. Katiliyorum. Ancak hedefenen kitle malsa yapacak bir şey yok. Adam aynı oyunu aynı dinamikleri kullanarak her sene yapar ve satar…

CEVAP VER

Lütfen Yorumunuzu Giriniz !
Lütfen İsminizi Girin