[Bu yazı, Kara Şövalye Yükseliyor’dan spoiler içermektedir.]

2012 yapımı Kara Şövalye Yükseliyor (The Dark Knight Rises), çıktığı dönemde kimi çevrelerde oldukça büyük ilgi uyandırmıştır. Film içerdiği mesajlar ve gerçek dünyadaki kimi olaylara benzerliğiyle, fikirsel ve hatta kimilerine göre siyasi açıdan oldukça yüklü bir eserdir. Bu konuda İngilizce ortamlarda oldukça fazla şey yazılmış olsa da, kimi şeyler gözden kaçmıştır. Aynı zamanda, Türkiye’de hakkında hemen hiç konuşulmamıştır. Oysa Nolan üçlemesinin fikirsel açıdan belki de en incelenmeye değer olanı bu filmdir. Eseri incelemeden önce, bazı kavramlardan bahsetmek yararlı olacaktır.

Kuram ve Endüstri

Edebiyatta “kuram” veya “edebiyat kuramı” denilen bir kavram vardır. Edebiyat kuramı, sosyal ve anlamsal olarak edebi metinleri inceler. Bu günümüzde daha da genişletilmiş ve film, dizi, oyun, hatta kurgu dışı metinlere bile uygulanır hale gelmiştir. Edebiyat kuramının büyük bir parçası, yüzeyde basit görünen şeylerin aslında psikolojik, sosyolojik, ekonomik, siyasi vb. olarak ne ifade ettiğidir. Bu yorumlamayı yapmak kolay değildir fakat oldukça ödüllendiricidir. Yaşadığımız kültürdeki öğelerin bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde eserlere nasıl yansıdığını, daha da önemlisi, bu eserlerin toplumu nasıl şekillendirdiğini anlamak için oldukça temel bir işleve sahiptir.

Eserlerin toplumu nasıl şekillendirdiğini anlamak için, 20. yüzyılda ortaya atılmış diğer bir kavrama da oldukça fazla başvurulmaktadır. Bunun ismi “kültür endüstrisi”dir. Filmler, radyo programları, dergiler gibi kitle halde üretilen popüler kültür öğelerini üreten endüstriyi tanımlamak için oluşturulmuştur (Günümüzde video oyunları gibi eserleri de buna dahil edebilirsiniz). Eleştirel kuramcı Theodor Adorno ve Max Horkheimer tarafından ortaya atılan bu teoriye göre, kültür endüstrisi toplumu pasifleştirmekte, yani itaatkârlaştırmaktadır. Kültür endüstrisinin ürettiği ürünler, insanların içindeki sorgulamayı yok etmekte ve onları var olan statükoyu kabullenir hale getirmektedir.

Bu, elbette oldukça büyük bir iddiadır ve kültürün böyle olup olmadığı hakkında on yıllardır tartışmalar dönmektedir. Kimileri Adorno ve Horkheimer’a katılmakta, kimileri ise tam tersine kültür endüstrisinden çıkan eserlerin sorgulatıcı şeyler de olabildiğini söylemektedir. Kimileriyse bu “itaatkârlaştırma veya sorgulatma” bağlamının dışında düşünmekte ve kültür endüstrisinin eserlerini başka açılardan incelemektedir. Elbette, bir de bu gruplara kısmen katılan kişiler vardır. Lakin çoğu eleştirmen, en azından şu ortak paydada buluşmaktadır: üretilen eserler önyargılar ve yargılar içermektedir. Bu önyargılar ve yargılar, bu eserleri tüketen kişileri etkilemektedir. Bu sebeple, bunları anlamak önemlidir.

Wall Street Yükseliyor?

Bu açıdan yaklaşıldığında, Nolan üçlemesinin son filmi Kara Şövalye Yükseliyor oldukça yüklü bir filmdir. Filmin çıkmasından bir sene önce, 2011 senesinde Occupy Wall Street (Wall Street’i İşgal Et) isimli büyük bir protesto gerçekleşmiştir. Bu eylemde, ABD’deki ekonomik eşitsizlik ve şirketlerin toplum üzerindeki kontrol gücü protesto edilmiştir. Zamanında ABD ve dünya çevresinde oldukça fazla yankı bulmuş bu barışçıl hareketin en büyük sloganı, hala pek çok kişinin aklındadır: “Biz %99’uz.” Yani, göreli olarak, gelir ve servet açısından çok fazla şeye sahip olmayan %99 ile onlara kıyasla buna orantısız bir şekilde sahip olan %1’lik kesim karşı karşıya konulmuştur.

Bu hareket, Wall Street dediğimiz yerde, yani ABD’nin borsa merkezinde gerçekleşmiştir. Farklı taraflardan pek çok kişi Bane’in Gotham borsasını basmasını Occupy hareketine benzetmiş, hatta Occupy hareketinden esinlenildiğini söylemiştir (1, 2, 3, 4, 5, 6). Bu yüzden kimi eleştirmenler, filmi, Bane karakterinin sahte devrimci ve şiddet dolu hareketleriyle, barışçıl Occupy hareketine çamur atmakla suçlamışlardır. Bu eleştirmenlerin dediklerinde bir doğruluk payı vardır. Çizgi romanlardaki Bane karakterinin orijinal yaratıcılarından biri olan Chuck Dixon şunları söylemiştir (7).

“Kara Şövalye Yükseliyor’daki görünüşünde, Bane kötülüğün bir gücü ve statükonun yok oluşudur. Politik olarak düşünecek olursanız, Occupy Wall Street tipine çok daha yakındır.”

Yukarıdaki alıntıdan anlaşılabileceği gibi, Bane için gerçek dünyaya paraleller çekilebiliyor. Hatta bunu karakterin yaratıcısı bile yapıyor. Bu yüzden Occupy hareketinin mesajını çarpıttığı ve onu kötü gösterdiği eleştirileri yersiz değil. Lakin iş göründüğü kadar basit değil. 9 Şubat 2010’da çıkan bir haberde, Christopher Nolan filmin hikayesini çözdüğünü belirtiyor (8). Christopher Nolan, filmin senaryo yazımının Ocak 2011’de sonlanacağını, çekimlerin o senenin Mayıs’ında başlayacağını ve Kasım’ında sona ereceğini açıklıyor (9). İşler planlandığı gibi gitmiş olsa gerek çünkü 14 Kasım 2011’de, prodüksiyon başladıktan 179 gün yani yaklaşık 6 ay sonra, çekimlerin bittiği haberi geliyor (10). Occupy Wall Street hareketinin 17 Eylül 2011’de başladığı düşünülürse, verilen bu zaman skalası, filmin bu hareketten esinlenmesi için bir zaman payı bırakmıyor (11). Yani filmin bu hareketten esinlendiği, onu eleştirmek için yazıldığı gibi iddialar doğru değil. Buna destek olarak, Batman’i oynayan Christian Bale, Nolan’ın senaryosunun bu protestoyu “öngörmesinden” oldukça etkilendiğini belirtmiştir (12).

Sanat ve Gerçeklik: Kim Kimi Taklit Ediyor?

Yukarıdaki durum, bize ilk bakışta akla gelenden çok daha karmaşık bir senaryo sunuyor. Bir yandan, gerçek dünyadaki bir protestoyla oldukça benzer bir durum ortaya koyuyor. Örneğin, Bane, Gotham borsasını bastığında bir borsacı ona “Burası borsa, burada çalacak para yok,” diyor. Bane’in cevabı “Öyle mi? O zaman siz neden buradasınız?” oluyor. Aynı zamanda, Bane’in adamları, borsaya alt sınıftan (%99’dan) kişiler olarak sızmış: hademe, ayakkabıcı vb. kılıklara girerek. Bunlar ve fazlası, Bane karakterinin gerçekten Occupy hareketinden esinlendiği izlenimini vermiyor mu? Ancak ister bunu eleştirel isterse destekler bir şekilde söylesinler, insanlar burada sebep ve sonucu karıştırıyor. Filmdeki Bane karakteri yaratılırken, Occupy hareketinden esinlenilmemiştir. Bane de, Occupy hareketi de, aynı sebebin sonuçlarıdır.

Bunu anlamak için, Christopher Nolan’ın senaryoyu nasıl yazdığını anlattığı bir röportaja bakmakta yarar var (13).

“Neyin yapıştığını görmek için duvara bir sürü şey atıyoruz. Bir sürü ilginç soru soruyoruz ama bu sadece hikaye için bir arka plan. Asıl yapmaya çalıştığımız şey, toplumdaki çatlakları göstermek, birisinin genişletebileceği çatışmaları göstermek.”

Yani filmin senaryosu yazılırken ve filmdeki Bane karakteri yaratılırken, Nolan ve diğerlerinin yaptığı, toplumdaki sorunları incelemek ve bunları kullanarak kendi emellerini gerçekleştirecek kötü bir adam tasarlamak olmuş. Başka bir deyişle, Nolan ve diğer senaristler, toplumdaki ekonomik eşitsizliği ve bundan dolayı büyüyen tepkiyi görmüş ve bunu senaryoya yansıtmışlar. Bu açıdan 2011-2012 dönemi ilginç tarihler çünkü ABD’nin 20. yüzyıl başındaki Büyük Buhran’dan beri gördüğü en büyük ekonomik kriz olan 2008 krizinin hemen sonrasına denk geliyorlar. Aynı zamanda, 2008 krizi olmadan bile, çok uzun süredir, yüzyıllardır, ABD’de ve dünyada ekonomik eşitsizlik hakkında oldukça fazla şey yazılıp çizilmiştir. Bu iki unsur, yani genel olarak şu anki ekonomik sistemin yarattığı eşitsizlik ve 2008 krizi, çok büyük ihtimalle, Nolan ve diğer senaristlerin esin kaynağıdır. Özellikle 2008 krizi bir öneme sahip çünkü bu krizin çıkmasının en büyük sebeplerinden birisi, Wall Street borsasının daha fazla kazanç için aşırı risk alması sonucu gerçekleşen kayıplardır (14). Bu yüzden, ABD halkı arasında, Wall Street borsasına karşı büyük bir tepki doğmuştur.

Nolan’ın bahsettiği “toplumdaki çatlaklar” buna oldukça benzemiyor mu? Bane, Gotham borsasını bastığında, oraya gelen polis bile olaya müdahale etmeye başta oldukça isteksizdi. Yardım isteyen borsacılara oldukça soğuk ve alaycı cevaplar verilmişti. Ancak denildiği gibi, sadece 2008 olayını tek başına ele almak mantıklı olmayacaktır çünkü Bane, Blackgate Hapishanesi önünde yaptığı konuşmada zenginlerin insanları “fırsat mitleri” ile bastırmasından bahsediyor. Bu tarz bir söylem, kapitalizm eleştirisinde yüzyıllardır kullanılan bir şeydir.

Sonuç olarak, hem Occupy hareketi hem de Bane aynı sebeplerden doğmuşturlar: kapitalizmin içerdiği genel ekonomik eşitsizlik ve 2008 ekonomik krizi.

Filmdeki Temalar

Peki bunları açıklamış olmak, filmi her yönüyle açıklamak mı oluyor? Elbette hayır! Öncelikle, The Dark Knight Rises farklı farklı temalar işleyen bir filmdir. Gelir eşitsizliği, umutsuzluk ve korkunun rolü, inancın gücü, ahlaki görev vb. bunlardan bazılarıdır. Kimi eserlerin aksine, bunların hepsi bir bütün halinde bir araya gelmemektedir. Yani tek bir yazı, filmin anlattığı her şeyi açıklayamaz. İkinci olarak, filmin arka planındaki olaylar, filmin kendi anlattığı hikayeyi tamamen açıklayamaz. Üçüncü olarak, eleştirmenlerin pek çoğu Occupy ile benzerlik hakkında yanılıyor olsalar da, bu durum filmin içerdiği motiflerin önyargılar içermediği anlamına gelmez.

Yazının ilk kısmında bahsettiğim durumu hatırlayalım: yazılan hikayeler, yazan kişilerin önyargıları ve yargılarından etkilenmektedir. Şimdi, bu açıdan filmin hikayesini ele alalım.

Öncelikle, filmde iyi kapitalist ve kötü kapitalist ayrımı yapıldığını görüyoruz. Bruce Wayne, edindiği serveti hayır için kullanan iyi bir kapitalist oluyor. Onun şirketini ele geçirmeye çalışan ve Bane’i kiralayan John Daggett açgözlü ve kirli oynayan kötü kapitalist oluyor. Örneğin, Bruce Wayne parasını yetimhanelere yardım etmek, temiz enerji geliştirmek için harcarken, Daggett parasını Batı Afrika’da bir madeni ele geçirmek için darbe yaptırmaya veya Wayne’in şirketini ele geçirmek için borsaya saldırı düzenletmeye harcıyor.

Film, ilerledikçe, bu kavramlarına üstüne ekleme yapmaya devam ediyor. Örneğin, o sırada henüz Talia olduğunu bilmediğimiz Miranda Tate, Bruce’a baloda şu lafları söylüyor.

“Dünyaya tekrar denge getirmek istiyorsan yatırım yapmak zorundasın.”

Buradaki “yatırım” lafı ikili bir kelime oyunudur. Hem Bruce’un psikolojik olarak tekrar birilerine güvenmesi gerektiğini hem de kelimenin tam anlamıyla parasal yatırım yapması gerektiğini söylüyor. Aynı zamanda, Miranda’nın bu lafından dünyanın dengesinin bozulmuş olduğu mesajını alıyoruz. Yani, kimi olaylar olmadan önce, dünya dengeli (hatta adil) bir yermiş. Ancak bir şeyler olmuş ve bu denge bozulmuş. Bu laf oldukça ilginç bir şey çünkü son olaylar olmasa, aslında dünyanın iyi bir yer olduğu algısını uyandırıyor. Burada insanın aklı ister istemez 2008 krizine gidiyor ve merak ediyor. Krizden önce gerçekten dünya “dengeli” bir yer miydi? Savaşlar, büyük bir eşitsizlik, sosyal sorunlar o zaman da yok muydu? Bunun cevabı elbette “Vardılar,” oluyor. Örneğin, filmin üstünde durduğu eşitsizlik sorunu çok uzun süreden beri var olan bir sorundur. Lakin film fikirsel olarak bir “dengeli geçmiş” miti oluşturuyor. Aynı zamanda artık bu dengeli geçmişin terk edilmeye başlandığını söylüyor. Bunu, Kedi Kadın, yani Selina Kyle’ın aynı baloda Bruce’a söylediği lafta da görüyoruz.

“Bir fırtına yaklaşıyor, Bay Wayne. Siz ve arkadaşlarınız zor günlere hazırlansanız iyi olur çünkü fırtına vurduğunda, hepiniz nasıl bu kadar bol yaşayıp geri kalanımıza nasıl bu kadar az bıraktığınızı merak edeceksiniz.”

Alt tabakadan gelen birisi olan Selina ve milyarder bir ailenin milyarder çocuğu olan Bruce arasındaki bu diyalog, alt tabakanın öfkesinin artmakta olduğunu iyice gözler önüne seriyor. Peki Bruce gibi bir “iyi kapitalist” bu konuda ne yapabilir? Bunu, başka bir konuşmada görüyoruz. Joker ile yaşadıklarından sonra 8 yıl boyunca inzivaya çekilmiş olan Bruce, bir gün Wayne Vakfı’nın şehirdeki yetimhaneye desteğini kestiğini öğreniyor. Bu yüzden yetimhanede 16 yaşına basan çocuklar sokağa atılmaya başlanmış. Bruce, bunun sebebini araştırdığında, şirketinin kâr oranlarının düştüğünü ve bu yüzden artık vakfa para veremediklerini öğreniyor. Yani, iyi bir şey yapmak için öncelikle kapitalist sistemde kâr elde etmek gerekiyor. İyi bir şey yapmanın yolu, kapitalizmin bir parçası olmaktan geçiyor.

Bu noktada, önyargılar ve yargılar hakkında dediklerimi bir daha hatırlayalım ve şunu düşünelim. Film, bize iyi ve kötü kapitalist (zengin) ayrımı olduğunu, iyi kapitalistin toplumun dengesini sağlamak için ona geri vermek zorunda olduğunu, yani hayır işi ve iyi yatırım yoluyla bunu yapması gerektiğini söylüyor. Öbür türlü toplumda dengesizlikler oluşuyor ve bu, Bane gibi kötü birisinin çıkıp kullanabileceği çatlaklar oluşturuyor. Bu mantıkta, bir kere bile, belki de kimsenin bu kadar zengin olmaması gerektiği, belki de daha eşitlikçi bir sistem olması gerektiği ve kimsenin zengin birisinin keyfine kalmaması gerektiği sorgulanmıyor. Burada, filmin oluşturduğu anlatının tamamen statükocu olduğunu görüyoruz. İşte bu yüzden şunu demek gerekiyor: bazen, bir eserin anlattığı şeyler kadar, anlatmadığı şeyler de önemlidir.

Statüko, Değişim ve Bane

Bu temayla bağlantılı olarak, Bane, Gotham halkını özgürleştireceğini söylese de, gerçekte yaptığı onları kendi amacı için manipüle etmek ve kullanmak oluyor. Bu motif, başka bir yazımda bahsettiğim durumu hatırlatıyor.

“Şöyle düşünün. Okuduğumuz, izlediğimiz, oynadığımız hikayelerde hemen her zaman, baş karakter var olan sistemi koruyan bir tiptir. Bu sistemi değiştirmek isteyen kişiyse bir kötüdür. Bazen bu kötü adama sempati ve empati duyabilir, ona hak verebiliriz. Ancak hemen hiçbir zaman kötü adam olmaktan öteye gidemez. Sonuçta statükoyu ve düzeni korumak doğru ve iyi olandır. En azından bizde böyle kodlanmıştır. Tükettiğimiz çoğu şey, bu sonuçla biter.”

Bane bu motifin nesnesi oluyor ve yine, sistemi değiştirmek isteyen kişi kötü, statükoyu korumak isteyen kişi iyi bir karakter oluyor. Bane’in “kötü devrimci” benzerliği sadece burada da kalmıyor. Blackgate Hapishanesi’ne gidip oradaki suçluları salması, Fransız Devrimi’nde Bastille Hapishanesi’ndeki suçluların salınmasını çağrıştırıyor. Ancak Bastille Hapishanesi ağırlıklı olarak siyasi suçluların tutulduğu bir hapishaneyken, Bane’in saldığı kişiler vahşi suçlular oluyor (15). Yine de, bir kez daha bir “kötü devrimci” motifi, hatta alegorisi görüyoruz.

Fransız Devrimi’ne yapılan bu gönderme tek başına ele alındığında çok kuvvetli bir kanıt olmayabilir. Lakin filmin sonunda Komiser Gordon’ın Bruce’un cenazesinde İki Şehrin Hikayesi kitabından yaptığı şu alıntı, bağlantıyı oldukça kuvvetlendiriyor.

“Bugüne dek yaptığım şeylerin en iyisi bu sanırım. Biliyorum ki ruhum artık bugüne kadar tanımadığı bir sakinliğe kavuşacak.”

İki Şehrin Hikayesi, Fransız Devrimi’nin en şiddetli dönemi olan Terör Devri’ni eleştiren bir kitaptır. Bu yüzden, Blackgate Hapishanesi önündeki konuşmanın da bu devre yapılmış bir gönderme olduğu fikri ağır basıyor.

Elbette, gönderme yapılması, yazar gönderme yapılan şeyi birebir olarak böyle görüyordu anlamına gelmez. Bu yüzden, Blackgate ve Bastille durumlarının bir tutulduğunu söylemek yanlış olacaktır. Lakin gerek tarihi göndermelerle, gerekse hikaye içindeki anlatısıyla, hikayenin devrim karşıtı olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Bu, zorunlu olarak kötü bir şey değildir. Farklı hikayeler ve kötüye sarmış devrimler anlatılabilir. Ancak daha önce söylenildiği gibi, okuduğumuz, izlediğimiz, oynadığımız hikayelerde hemen hiçbir zaman devrim isteyen karakter, iyi bir karakter değildir. Bu durum, yaşadığımız toplumun veya en azından onun belli kesimlerinin bu konulardaki görüşlerinin hikayelere yansımasıdır (örn. bir zengin ve kapitalist olan Nolan’ın). Farkında olmadan, bu görüşler bizi de etkiler ve biz de olayları böyle incelemeye başlarız. Sanatı üreten kesimin, örneğin bu durumda zengin Hollywood yapımcılarının, görüşlerini benimseriz. Kültür endüstrisi kavramı aracılığıyla eleştirilen şey de, tam olarak böyle durumlardır.

Bir kez daha söyleyecek olursam, burada aktarmak istediğim, kesinlikle, devrimin zorunlu olarak iyi olduğu değildir. Bu ayrı bir mevzudur ve bu yazının konusu değildir. Anlatmak istediğim, hikaye anlatımında bu konuda bir önyargı olduğu ve bunun tüketicileri de etkilediğidir. Örneğin, bunun diğer ucunda, sosyalist ülkelerde ve toplumlarda çıkmış eserlerde, devrimin hemen her zaman övülmesi durumu vardır. Bu da diğer bir önyargıdır.

Bütün bu söylenilenlere rağmen, Bane karakteri sadece bundan ibaret değildir. Karizmatik, güçlü ve kararlı bir karakterdir. Bununla da kalmaz. Örneğin, Alfred onun için şunları söylemiştir.

“Bir bak. Hızı, vahşiliği, eğitimi. İnancın gücünü görüyorum.”

Evet, Bane kötü bir karakterdir ve zaten kendisi de bunu reddetmez. Kendisine “zorunlu kötü” demektedir. Lakin bu kötülüğünün ve bütün manipülasyonlarının temelinde, daha büyük iyiye olan inancı yatmaktadır. Bane, bütün vahşetine ve şiddetine rağmen, yaptığı şeyin iyi olduğuna içten bir şekilde inanmaktadır. Belki de tam da bu yüzden, yaptıklarının kabul edilebilir olduğu sonucuna varmıştır. Bane için olay sadece Gotham’dan büyüktür. Bunu, Wayne şirketinin yöneticilerine, “devrim” başlarken söylediği şu lafta görebiliyoruz.

“Onların statüsündeki insanlar batı medeniyetinin bir sonraki aşamasını tecrübe etmeyi hak ediyor.”

Yani, Gotham’ın içindeki devrimi sahte bir şey olsa da, Gotham’ı yok ederek başlatacağı hareketin gerçekten medeniyeti daha iyi bir hale getireceğine inanmıştır.

İşin diğer yanında, Bane, kontrol edilemez bir güçtür. Para onun için önemsizdir. Milyarder John Daggett ona “Sana küçük bir servet ödedim,” dediğinde, cevabı “Ve bu sana benim üstümde güç (kontrol) mü veriyor?” olmuştur. Belki de bu yüzden, yani kararlı, güçlü, karizmatik, statüko düşmanı, para tarafından kontrol edilemeyen bir inanç adamı olduğu için, kötü bir karakter olmasına rağmen pek çok kişi onu sevmiştir. Bane, kötü birisi olsa da, hem insanların kimi açılardan anlamsal olarak bağ kurabildiği bir karakter hem de estetik açıdan özenilen bir “eylem adamı” olmuştur.

Bane’in bu içtenliğinde en çok gözden kaçan nokta, yaptıklarının sebebinin Talia’ya olan sevgisi olmasıdır. Masum bir çocuk olan Talia’yı diğer mahkumların gazabından korumuş ve bu yüzden büyük bir bedel ödemiştir. Daha sonrasında, en azından kısmen, Talia’ya olan sevgisinden dolayı onun hedeflerini izlemiştir. İşin daha da ilginç yanı, bu sevgi cinsellik içeren bir şey de değildir. Kıza olan sevgisi tartışılmazdır. Talia geçmişten bahsettiğinde ağladığı görülmektedir.

Sonuç olarak, Bane kompleks bir karakterdir ve farklı yanlar içermektedir. Lakin, aynı zamanda, “sistemsel değişiklik isteyen devrimci kötüdür” motifinin bir örneğidir.

Sonlandırırken

Filmin toplumsal mevzularda söylediği daha başka şeyler de var. Örneğin, Bane, “halk adına” konuşan ama aslında amacı kötü olan manipülatif bir popülist olarak davranıyor. Bu hem bu tarz insanların tehlikesine dikkat çekiyor hem de aynı zamanda anlamlı bir değişime olan inancın altını kazıyor. İşin diğer bir yanında, Bruce Wayne servetini kaybettiğinde bile malikânesini kaybetmiyor ve Selina Kyle “Zenginlerin parasız kalması bile bizim geri kalanımız gibi değil, değil mi?,” diyerek dikkat çekiyor. Ancak kalan temalar içinden belki de en dikkat çekeni, bir kez daha, söylenilmeyen bir şey oluyor.

Filmin başında, sekiz sene önce bir Harvey Dent Yasası’nın çıktığını ve bu sayede Gotham’da suç oranlarının aşırı derecede düştüğünü, hatta polisin pek ciddi bir suç kovalamadığı bir döneme girildiğini görüyoruz. Gotham’a tamamen barış hükmediyor. Buna rağmen, bu yasanın nasıl bir içeriği olduğundan hiçbir şekilde bahsedilmiyor. Gerçekten de, nasıl oluyor da, inanılmaz derecede suç ve yozlaşma içeren bir şehir, tek bir yasayla barışçıl bir yere dönüşüyor? Bunu daha etkili polis kullanımı yoluyla mı yapıyor? Ekonomik eşitsizliği azaltarak mı yapıyor? İnsanları eğiterek mi yapıyor? Teknik önlemleri arttırarak mı yapıyor? Tek bir tanesi hariç, bu sorular cevapsız kalıyor. Tek bildiğimiz, sorunun ekonomik bir şekilde çözülmediğidir. Yoksa Bane’in kullanabileceği bir çatlak olmazdı.

Bu durum, bir kez daha, kurguda görülen bir eksiğe dikkat çekiyor. Yaşanılan toplumsal sorunlar, sistemsel değişikliklerle çözülmek yerine, sadece bir iki bireyin yaptığı seçimlere indirgeniyor. Bu durumda, sorun aslında Gotham’ın köküne kadar yozlaşmış olması ve bunu sağlayan yapılar değilmiş. Tamen bireysel bir mevzu denemese bile, tek bir mucizevi yasayı geçirmeye bir avuç insanın karar vermesi her şeyi çözüveriyor.

Böylelikle, bütün boşluklara, sistemsel bütün soru işaretlerine, bütün “çatlaklara” rağmen, kendisini halka adayan bir zengin sayesinde, her şey mutlu sona eriyor ve tekrar o mitik denge dönemine dönüyoruz. Asla varolmamış bir efsanenin içerisinde yüzüyoruz ve kendimizi her şeyin iyi olduğuna inandırıyoruz.

8 YORUMLAR

  1. “Sonuç olarak, Bane kompleks bir karakterdir ve farklı yanlar içermektedir. Lakin, aynı zamanda, “sistemsel değişiklik isteyen devrimci kötüdür” motifinin bir örneğidir.”
    Güç sahipleri elindeki gücü korumak adı altında yeni fikirlerden, yeni düşüncelerden korkmakta. Ellerindeki gücü muhavaza etmek için Hollywood’un büyüsünü kullanmakta. Yazı güzel noktalara değiniyor.

    • Yeni fikirlerden ve düşüncelerden korktukları doğru ve bunun ellerindeki gücü korumayla bağlantısı var. Ancak bunun temelinde bilinçli bir manipülasyon olduğunu düşünmüyorum. Bu açıklama çok basit ama tam da bu yüzden yanlış. Yazıda bahsettiğim gibi, örneğin, Christopher Nolan’ın zengin ve kapitalist olması onun yazdığı hikayeleri etkiliyor. Kendi bakış açısına göre yazıyor. Hollywood gibi büyük bütçeli endüstrilerden bu yüzden sürekli olarak kapitalist bakış açısına sahip ürünler çıkıyor. Yani kültür endüstrisi kapitalist ideolojiyi olumlayan şeyler üretse de, bunlar “Nihaha, işte bu fikirlerle insanlar bastırılmış kalsın!” mantığıyla yazılmıyor.

      • Genel olarak değişim isteyen karakterler kötü yapılmakta. Psycho-Pass’da Makishima mesela. Yüce bir ülküsü olmasına rağmen kötü olarak tasarlanmış. Haklı olabilirsin.

  2. Teşekkür ederim, ne gibi planlarınız var bilmiyorum ama sizden ileriki zamanlarda da olsa güzel bir Gosu incelemesi görmek isterdim. Özellikle baş karakteri olacak kişinin kişilik yapısı okuyucuları çıldırtıyor. Karakterleri, onların motivasyonları çok güzel diye düşünüyorum, yani o serideki özellikle kişilikler üzerine sizden bir yazı okumayı çok isterdim hocam, tabii ki müsait olursanız ve eğer varsa diğer planlarınız da bittikten sonra ve en önemlisi siz de isterseniz, kısa bir seri değil çünkü.

    Ama eminim ki okuduktan sonra pişman olmayacaksınız, ilk başlarda safi komedi gibi gitse de kendisini toparlıyor seri, ben okurken kimi desteklemem gerektiğini şaşırıyorum bazen 😀

    Yazı için de tekrar teşekkür ederim, elinize sağlık.

CEVAP VER

Lütfen Yorumunuzu Giriniz !
Lütfen İsminizi Girin