“Mutlu muyum?”

Bu soru, biraz garip bir sorudur. Kimi yazarlar, insanın, mutlu olup olmadığı üstüne düşünmesinin, mutluluğu yok ettiğini söyler. Yine de, bu sorunun arada bir sorulması gerekir. Ne de olsa, günümüz dünyasında mutluluk insanın en büyük hedefi olarak görülmektedir. Hayatımızda aldığımız kararları, mutluluğumuzu en yüksek noktaya çıkaracak şekilde almamız söylenir. Onu azaltan koşullar oldu mu, bir an önce bunların giderilmesini dileriz, elimizden bir şey geliyorsa bu uğurda çabalarız. Günümüz koşullarında bu soru bizi özellikle alakadar ediyor çünkü ekonomi kötü, ölümcül bir hastalık kol geziyor, siyasi baskılar artıyor ve gelecek büyük bir karanlık ile belirsizlik içinde. Böyle koşullar altında mutlu olmak gerçekten meşakkatli bir iş. Peki mutlu olmak için ne yapıyoruz? Oyun oynuyoruz, kitap okuyoruz, dizi izliyoruz, film izliyoruz, anime izliyoruz, manga karıştırıyoruz, çizgi roman okuyoruz… her şeyin temelinde, bir şey tüketiyoruz. Geekler olarak, bu konuda dünyanın geri kalanından farklı değiliz. Peki, o zaman, başka bir soru soralım.

“Özgür müyüz?”

Bu noktada, elbette, çoğu kişinin cevabı hayır olacaktır. Bu koşullar altında elbette özgür değiliz. Ancak diyelim ki, pandemi yoktu, ekonomi iyiydi, siyasi olarak gelişmiş bir liberal demokrasiydik. O zaman, özgür olacak mıydık? Yoksa, yine bir şeyler eksik kalacak mıydı? Veya bir şeyler temelinden yanlış mı olacaktı? Bütün bunların geeklik ile ne alakası var? Gelin, bu soruda bu soruları kısaca bir değerlendirelim.

1. Tüketimcilik

Günümüz dünyasının ideolojisini tanımlayın denirse, sosyologlar arasında öne çıkan cevaplardan birisi “tüketimcilik” (consumerism) olacaktır. Tüketimcilik, sadece tüketmek değildir. Sürekli, doymak bilmez bir tüketimdir. Dünyaya bakışımızın tüketim üstüne şekillenmesidir (Stearns, 2001; Campbell, 1987; Miles, 1998). Her şeyi satın alınabilir ve tüketilebilir şeyler olarak görmektir. Peki bunlardan tam olarak ne kastedilmektedir? Sonuçta, geçmişte de bir şeyler tüketiyorduk. Ne değişti de bu hale geldik? Bunu cevaplamak için, tarihin sayfalarına bakmamız gerekiyor.

Steve Cutts’ın “Happiness” yani “Mutluluk” kısa filminden bir sahne.

1.1. Kısa Bir Tarihçe

Tarihsel açıdan incelediğimizde, üretim ve tüketim modelinin genel olarak “geçimlik” (subsistence) dediğimiz şekilde olduğunu görüyoruz. Bu sistemde, insanlar geçinecekleri kadar gıda ve malzeme üretiyordu. Bunların bir kısmı vergi olarak ödeniyordu ve geri kalanı yıl içinde tüketmek için saklanıyordu. Nadiren, bir kişinin fazladan üretim yaptığı ve bunu pazarda sattığı da oluyordu ama buradan gelen parayla, kendisine zevk veren lüks maddeler almak yerine, ya daha fazla arazi alıyor ya da kendisi için çalışacak kişi tutuyordu. Başka bir deyişle, eline fazladan kaynak geçtiğinde bile bunu bir çeşit lüks tüketim aracı olarak görmüyor, kendi rahatını ve istikrarını arttıracak şekilde kullanıyordu (Stearns, 2001).

Bu geleneksel üretim ve tüketim modeli, 1600 sonları ve 1700 başlarına gelindiğinde, Avrupa’da, daha doğrusu İngiltere’de değişmeye başladı. Günümüzde “tüketimcilik” denen şey bu dönemde, İngiltere’de ortaya çıkmaya başlamıştır. Bunun sebebi hakkında pek çok fikir öne sürülmüştür fakat tarihçiler hala bir fikir birliğine varmış değil. Lakin, söyledikleri birkaç şey var. Öncelikle, tüketimcilik, bu konulara şöyle bir bakmış çoğu kişinin sandığının aksine, sadece kaynak bolluğundan çıkmadı. Tarihsel olarak, daha önce de tüketim bolluğu olan dönemler, yerler ve kesimler oldu (örn. Antik Atena’da veya Han Çini’nde; kimi tüccarlar arasında) fakat bunlar tüketimcilik denilen sistemin doğmasına yol açmadı (Stearns, 2001). Bu, çok daha karışık bir süreç. Bu konuda, pek çok farklı kaynağa başvurarak bir inceleme yapan tarihçi Peter N. Stearns (2001), ileri sürülen sebeplerden şöyle bahsetmiştir.

  1. Ticarileşmenin yaygınlaşması ve harcayacak parası olan grupların oluşması.
  2. Aydınlanmanın maddi değerlere önem vermeyi getirmesi (Bu, “aydınlanma = ucuz materyalizm” şeklinde algılanmamalıdır. Denilmek istenilen, odağın artık “öteki dünyadan” bu dünyaya kaymaya başlamasıdır).
  3. Romantizmin bireyselliği ve kendini ifadeyi öne çıkarması.
  4. Sosyal ve ekonomik büyük değişimler yaşanması.
    a) Ticarileşmenin toplumsal statü tanımlarını ve ayrımlarını bulanıklaştırması: örneğin, tüccarların güçlenmesi ve statülerinin artması, zanaatçilerin artık işçi çalıştırabilir hale gelmesi, hırslı köylülerin pazarda sattıklarıyla servetlerinin artması, kırsal işçilerin arazileri olmaması ama servetleri olması, gençlerin geleneksel destek sistemlerinden yoksun kalması, kırdakilerin şehre çalışmak veya satış için gitmesi.
    b) Nüfus artışının yarattığı sorunlar: pek çok kişi kırsal üretime bağlıydı. Bu sebeple, nüfus artışıyla beraber, aileler artık çocuklarını gözetemez, onlara arazi veya zanaatkarlık veremez hale geldiler. Gençler maaşlı işçilik yapıyorlardı ve başarılı da oluyorlardı ama geleneksel yetişkin başarımlarına ulaşımları yoktu.

Dördüncü maddede bahsedilen sebeplerden dolayı, kişiler, artık geleneksel sistem içerisinde kendilerini ve kimliklerini ifade edemez hale geldiler. Bunun yanısıra, romantizm akımı bireyselliği öne çıkararak bu istekleri daha bile kuvvetlendirmişti. Aydınlanmanın getirdiği ortam, artık kişisel ifade ve anlamın maddi dünyada aranabileceği bir ortam hazırlamıştı. Son olarak, bu maddiyata sahip, yani harcayabileceği parası olan kesimler oluşmuştu. Böylelikle, insanlar, kendilerini ve kimliklerini ifade etmek için, giydikleri ve tükettikleri diğer şeylere önem vermeye başladılar, yani tüketimciliği benimsediler. Bunu sadece ucuz bir zevk olarak görmüyorlardı, onda bir anlam buluyorlardı.

Son cümleyi anlamak için, kendinizi düşünebilirsiniz. Okuduğunuz ve izlediğiniz eserler hayatınıza bir anlam katıyorlar mı? Sahip olduğunuz geek bir tişört, sizin kendinizi ifade etme yollarınızdan birisi değil mi? Büyük ihtimalle, bunlara cevabınız “evet” olacak. Şimdi, kendinizi 1700 başlarında İngiltere’de büyüyen bir genç olarak hayal edin. Sizden önce gelen nesillerin hepsi kırsalda yetişmiş, hepsinin kendisine ait bir işi ve ait oldukları bir topluluk var. Oysa size bu imkanı sağlayamıyorlar. Kendinizi, önceki nesillerin değerlerinden ve artık modası geçmeye başlamış topluluklarından yabancılaşmış bir halde buluyorsunuz. Harcayacak bir miktar paranız da var ve güzel, dikkat çeken giysiler satan bir dükkan görüyorsunuz. Hatta buradaki giysiler, normalde üst sınıf olan soyluların giydiği şaşalı şeylere benziyor! Bu giysilerden almaz mıydınız? Bunu yapmak sizi daha iyi hissettirmez miydi? Sizi “ifade eden” bir giysi seçmeye çalışmaz mıydınız?

Yukarıdaki örneği rastgele vermedim. Modanın tüketimciliğin ilk öğelerinden birisi olduğu, tarihi araştırmalarla tartışılmaz bir şekilde ortaya konmuştur (Stearns, 2001; Campbell, 1987; Miles, 1998). Lakin bu işin sadece bir yüzü oluyor. Tüketimcilik ne modayla başladı, ne de hiçbir zaman sadece ondan ibaret oldu. Tüketimciliğe dahil ve geek’liğe daha yakın bir olgu olarak, edebiyat örnek verilebilir. 1700’lerde pek çok dergi ve benzeri işler çıkmaya başlamıştı. Zamanla bunlar sadece daha çok yaygınlaştı. Belli aralıklarla çıkan bu dergilerde kimi zaman tek atımlık, kimi zamansa bir devamlılığı olan hikayeler ve benzeri eserler yayımlanıyordu. Bu dergiler ve daha genel olarak edebiyat, tüketimciliğin önemli bir parçasıdır (Stearns, 2001).

Bunu gözümüzde daya iyi canlandırmak için, Osmanlı’dan Ahmet Mithat Efendi’nin kariyerine bakılabilir. 1700’lere göre daha geç bir dönem ama denilmek istenilene iyi bir örnek ve zaten, tüketimcilik dünyanın geri kalanına daha geç yayıldı.

Yukarıdaki listede, Ahmet Mithat Efendi’nin ürettiği eserlerin sadece küçük bir kısmı verilmiştir. Tam listeye buradan ulaşabilirsiniz.

Bu edebiyatçının üretim hızına bakıldığında, ne kadar sık eser çıkardığı görülecektir. Bunun sebebi, yukarıda anlatılan dergilerde veya başka ortamlarda, bu eserlerin bolca tüketilmesidir. Tüketimciliğin klasik bir özelliği olarak, insanlar tek bir şeyi tüketmekle yetinmemiştir. Sürekli olarak daha fazlasını istemişler ve edebiyatçılar ile yayıncılar da bunu sağlamıştır. Günümüzde de bunun edebiyat, manga, anime, oyun, çizgi roman vb. ortamlarda hala -hatta daha kuvvetli bir şekilde- böyle olduğu görülebilir.

Özetlenecek olursa, 1700’lerle beraber, İngiltere’de tüketimcilik ortaya çıkmıştır. İnsanlar, artık kendilerini giysi, eşya, takı, kitap, dergi vb. yollarla ifade etmeye ve bunlarda anlam bulmaya başlamıştır. Zamanla bu dürtüler ve sistem daha da kuvvetlenmiş, 1800’lerin ikinci yarısı ve 1900 başları gibi, ABD’nin de işin içine girmesiyle, daha da yayılmış ve kuvvetlenmiştir. Özellikle, 20. yüzyıla girilmesiyle beraber, satılan ürünler artık kullanışlılıklarıyla pazarlanmak yerine, insanların hislerine hitap ederek pazarlanmaya başlamıştır. Tüketim, gittikçe, pratik bir boyuttan duygusal bir boyuta evrilmeye başlamıştır (Stearns, 2001).

1.2. Tüketimcilik ve Anlam

Tüketimcilik denilince, işin duygusal ve anlamsal boyutu asla gözardı edilemez. Tüketimcilik, anlamdan yoksun olmak bir yana, anlam ve sembolizm ile doludur. Pek çok araştırmacı, buna dikkat çekmiş ve tükettiğimiz ürünlerin sadece kullanışlılıkları için alınmadıklarını, sembolik anlamlarının inanılmaz derece önemli olduğunu söylemiştir. Bunlardan bazıları, David Lyon, Mike Featherstone, Jean Baudrillard, Mary Douglas, Baron Isherwood, Helga Dittmar, Peter Hunt ve Sonia Livingstone’dur (Miles, 1998). Bütün bu araştırmacılar ve daha fazlası, olaya farklı açılardan yaklaşmış ve kendi açıklamalarını sunmuştur. Ancak ortak nokta olarak, tüketicilerin, tükettikleri şeylere değer ve anlam yüklediklerini söylemiştirler.

“Kendini ifade et”

Örneğin, giydiğiniz pahalı bir markadan bir giysi, sizin ekonomik durumunuzu temsil eder. Giydiğiniz bir geek temalı tişört, sizin ilgi alanlarınızı ve değer verdiğiniz eserleri, ait olduğunuz sosyal grubu (“geekler” veya daha kısıtlı olarak örneğin “Star Wars fanları”) temsil eder. Okuduğunuz bir eserden bahsederken, ne okuduğunuza göre değerlendirilirsiniz. Kimi çevreler “entel işi” eserleri tükettiğiniz için sizi yargılar, kimileriyse yeterince tüketmediğiniz için. Bağlantılı olarak, “sanat filmi” izleyen birisiyseniz, “yüksek sanat” seven ve gelişmiş zevkleri olan birisi olarak (veya kafası kıçına kaçmış bir elitist olarak) değerlendirilirsiniz. Tükettiğiniz her şey, sizin hakkınızda diğerlerine bir şey söyler.

1.3. Geek Alemi

Bu açıdan, geekler oldukça ilgi çekicidir. Bir kişinin kaç eser okuduğu, izlediği veya oynadığı bir gurur meselesidir. World of Warcraft’ta yüksek eşya seviyesi olan bir karakteriniz mi var? O topluluk içinde büyük bir saygı görürsünüz. Comicvine’da güzel bir liste mi hazırladınız? Size bir sürü mesaj gelir ve saygınlığınız artar. Tükettiğiniz eserlerden büyük bir koleksiyon mu yaptınız? Vay be, “adamsınız!”

Geek kültürünün ayrılmaz parçası olan merchandise örneği

Tükettiğimiz şeyleri başkalarıyla paylaşır ve sergileriz. Hatta yeri geldiğinde, hem üretici hem de tüketici oluruz. Listesiz ve “İlk 10 Falan Filan”sız, teorisiz, koleksiyonsuz, yan ürünsüz (tişört, figüran vb.) bir geek alemi düşünülemez. Geek alemi, tam bir tüketimci alan olarak, baştan sona bir anlam ve sembolizm içindedir.

Elbette, işin daha temel bir boyutunda, okuduğumuz, izlediğimiz ve oynadığımız eserler bizim hayatımıza bir anlam da katar. Hiç kimse, tükettiği eserleri, “sadece eğlenmek” için tüketmez. Örneğin, süper kahraman eserlerinde yapmak isteyip yapamadığı şeyleri veya olmak isteyip olamadığı kişileri görür. Psikolojik eserlerde, insan zihninin derinliklerini anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır. Macera hikayelerinde, kendisini farklı diyarlar içinde kaybolmuş bir şekilde bulur. Romantik eserlerde ve dramalarda, insan bağlarının narinliğini ama buna rağmen önemini anlar. Kimi zaman, bunların hepsini tek bir eserde bulur. Sözün özü, gerek sembolik olsun gerek başka şekilde olsun, tükettiğimiz geek eserlerde bir anlam ve değer buluruz. Bunlar bizi mutlu eder.

Ülkemizden geek tüketiciye mükemmel bir hitap örneği.

Bu eserler hayatımızın içinde oldukça derin bir yer kaplamaktadır. Hayatınızdan bütün filmleri, dizileri, çizgi romanları, animeleri, mangaları, çizgi filmleri, kitapları, video oyunlarını, FRPleri vs. çıkardığınızı düşünsenize. Çok büyük bir anlam ve mutluluk kaybı yaşamaz mıydınız? Bunun sebebi, hayatımıza zevk, mutluluk ve anlam katma yolu olarak bunların çok temel bir yer kaplamasıdır.

2. Özgürlük

Robert Bocock’a göre (1993), tüketim, sosyal, kültürel, ekonomik uygulamaları ve tüketimcilik ideolojisiyle birlikte, kapitalizmi sıradan insanların gözünde haklı çıkaran bir şeydir. Nasıl haklı çıkarmasın? Yukarıda saydığım pek çok örnek, tüketimciliğin ne kadar anlam dolu bir şey olduğunu gözler önüne seriyor. Bize ne kadar mutluluk verdiğini gösteriyor. Lakin burada gözden kaçan çok önemli bir şey var. O da, tüketimciliğin diğer yüzüdür.

Bu yüzü görmek için, öncelikle, 18. yüzyılda Fransa’da yaşamış olan ünlü filozof Jean Jacques Rousseau’ya bakıyoruz (Jan Jak Ruso diye okuyabilirsiniz). Rousseau (1750), sanatlardan bahsederken, aşağıdaki tanımlamayı kullanıyor.

“… insanları aşağı çeken demir zincirlerin üstüne çiçekten çelenkler sermişler, içlerinde doğmuş oldukları orijinal özgürlüğü söndürmüş ve onları medeni insanlar denilen kişilere dönüştürerek köleliklerini sevmelerini sağlamıştırlar.”

Rousseau’nun bunu demesinin sebebi, kendi yaşadığı dönemde, Fransa’da inanılmaz derecede büyük eşitsizlikler olmasıdır. Bir anısında, soyluların eğlence için aç insanlara ekmek atıp onları kapışmalarını izlemekten zevk aldıklarından bahsetmiş ve bunu görünce duyduğu dehşet ile utancı dile getirmiştir.

Ryan Wai Kin Lam’ın “Steps of Inequality” yani “Eşitsizliğin Basamakları” çalışması

Elbette, günümüz koşulları oldukça farklı, lakin Rousseau’nun bahsettiği eşitsizlik ve kölelik mevzuları hala önemlerini koruyorlar. Bunu fark eden oldukça fazla düşünür ve araştırmacı var. Örneğin, Steven Miles, “Consumerism As a Way of Life” kitabında, tüketimciliğin bir paradoksundan bahsediyor. Ona göre, tüketimcilik, bize fırsatlar ve tecrübeler sunmasına, hayatımıza bir doygunluk katmasına ve çekiciliği olmasına rağmen, bir yandan günlük hayatımızı kontrol ederek, ideolojik bir rol oynuyor. Ekonomik yollarla kişiye bir özgürlük sağlıyor ama aynı zamanda kişisel özgürlüğü kısıtlayan kurulu düzeni sürdürüyor.

Tim Lang ve Yiannis Gabriel (1995), bu konuyla alakalı olarak, şunları söylüyor.

“Tüketici tercihindeki kilit bariyer paradır. Mesaj mı? Eğer seçenek istiyorsanız, ve kim istemez, atılmalı ve başlamalısınız. Para seçenek verir. Seçenek özgürlük verir. Suçtan korunmaktan tutun giysilere, sağlıktan eğitime, kültürel endüstrilerden arabalara, tüketim alanı ne olursa olsun, para son söz sahibidir.”

Bu da, demek oluyor ki, ne kadar paranız varsa, o kadar “özgürlük” imkanınız var. Miles’ın dediğiyle beraber ele alacak olursak, bütün bunlar şu anlama geliyor. Tüketimcilik, bize bir özgürlük alanı sağlıyor ama ne kadar özgür olduğumuz, ne kadar paramız olduğuyla sınırlanıyor. Oysa insanların ne kadar para kazandığı genel olarak sınırlıdır. Mevcut ekonomik ve ideolojik düzen olan kapitalizmde, paranın çok büyük bir kısmı sadece küçük bir kesimin elindedir ve bu kesim gittikçe küçülmekte, servetleri gittikçe artmaktadır.

Kaynak: Oxfam. En zengin 80 kişinin gelirinin artışı da bu kaynakta görülebilir.

Biz, tüketerek, kapitalist denilen bu kesimin parasını daha da çok arttırmaktayız. Bizim tükettiğimiz her şey, onların cebine daha çok para girmesi, yani onların güçlerinin daha çok artması anlamına geliyor. Onların özgürlüğü artarken, bizim özgürlüğümüz kısıtlanmış bir şekilde, bize başkalarının çizdiği sınırlar içinde kalıyor. Başka bir deyişle, ekonomik eşitsizlik üstüne kurulu olan bu düzen, tüketimcilik sayesinde varlığını sürdürüyor.

Yazının başında, tüketimciliğin kapitalizmi haklı çıkaran bir olgu olduğundan bahsetmiştim. Ancak tüketimciliğin yararları düşünülürken, halk tarafından genellikle işin bu yanı değerlendirilmiyor. Evet, tüketimcilik bir özgürlük sağlıyor olabilir ama bu aynı zamanda daha büyük bir eşitsizlik ve özgürsüzlük düzenini sürdüren, kısıtlı bir özgürlük oluyor. Kurulu düzen içerisinde özgürlüğünüzü para yoluyla arttırmaya çalıştığınızda da, sadece sistemin daha çok içine girmiş oluyorsunuz. Bu sistem, bize imkan sağladığı kadar, bir o kadar -belki de daha fazla- bizi kısıtlıyor.

Bütün bu söylenilenler ışığında değerlendirildiğinde, içinde bulunduğumuz geek uğraşlar, bize, haz, mutluluk ve anlam sağlıyor olabilir. Ancak aynı zamanda, güçlüleri daha da güçlüleştirirken, bizim güçsüz ve sınırlı bir özgürlükle kalmamızı sağlıyorlar. “Paranızla oy verdiğiniz” bir sistemde, parası inanılmaz derecede yüksek bu kişiler, bir o kadar büyük bir oy hakkına sahip oluyor. Böylelikle, belki de, daha iyi bir dünyadan mahrum bırakılıyoruz. Belki de, daha özgür, daha eşit bir alternatifi değerlendirmemiz, gerçekleştirmemiz önleniyor. Bu durumda, geekliğin getirdikleri ve daha genel olarak tüketimcilik, Rousseau’nun sözleriyle, “köleliğimizi sevmemizi” sağlamış olmuyor mu?

3. Ne Yapmalı?

Bu sorunların farkına varıldıktan sonra, insan, doğal olarak, ne yapabileceğini veya ne yapılması gerektiğini merak etmektedir. Bunun “kolay” bir cevabı yok. Ancak kimi şeylerden bahsetmek yararlı olacaktır.

Öncelikle, bütün bunlar, geek alemlerden uzaklaşmak için bir sebep değil. Elbette, bu “bir çözüm” ama sadece “bir” çözüm. Yani, tek yol değil. Tüketimcilikten ne kadar uzaklaşmaya çalışırsanız çalışın, kendinizi medeniyetten koparıp doğanın içinde izole etmediğiniz sürece, tüketimcilik hayatınızın bir parçası olacak (doğanın tehlikesi de unutulmamalı). Ancak ne kadar tükettiğinizi ve neleri tükettiğinizi kontrol edebilirsiniz.

İkinci olarak, tüketimcilik, zorunlu olarak her açıdan yargılanması ve kestirilip atılması gerekilen bir şey değildir. Bahsedildiği gibi, insanın hayatında mutluluk ve anlam veren pek çok şey olmasını sağlamıştır. Ancak şu anki sistem altında, tüketimcilik aynı zamanda bir eşitsizlik ve özgürlüksüzlük kaynağıdır. Bu sistemin içinde yer alırken, bunları göz önüne almak daha kapsamlı bir bakış açısı oluşmasını sağlayacaktır.

Son olarak, insan, tüketimi azalttığında bir mutluluk ve anlam azalması yaşayacaktır. Bunun çaresi, bu mutluluğu ve/ya anlamı başka şekilde aramaktır. Bu, hayvanlara yardım etmekten tutun bu sistemi temelinden değiştirmeye kadar farklı yöntemlerden oluşmaktadır. Barınaklara yardım edebilir, huzur evlerine gidebilir, uğruna mücadeleye etmeye değer bir davanın bir parçası olabilir, eşitlikçi ve özgürlükçü mücadelelerin parçası olabilirsiniz. Yapmaya değer gördüğünüz bir hayat hedefi veya hedefleri koyabilir, onlar uğrunda çabalayabilirsiniz. Bu, oldukça önemlidir çünkü günümüz koşullarında çoğu kişi işinden zevk ve tatmin almaz. Bunları, tüketimcilikte bulur. Oysa bunları “yapmaya değer” gördüğü bir şeyde ararsa, tüketimciliğe olan ihtiyacı azalacaktır. Böyle bir şey için gönüllü olabilir, yazı yazabilir, resim çizebilir vb. çok fazla şey yapabilirsiniz. Hatta sanatsal uğraşları sırf kendileri için bile yapabilirsiniz. Önemli olan, hayatınızdaki anlam kaynağını -en azından kısmen- tüketimden farklı bir temel üstüne kurmaktır.

Teşekkür: Ahmet Mithat Efendi örneğini bana sağlayan Kratos’a teşekkürler.

Ana Kaynaklar

  • Miles, S. (1998). Consumerism as a way of life. London: SAGE.
  • Stearns, P. N. (2001). Consumerism in world history: The global transformation of desire. London: Routledge.

Diğer Referanslar

  • Bocock, R. (1993). Consumption. London: Routledge
  • Campbell, C. (1989). The romantic ethic and the spirit of modern consumerism. Oxford: Blackwell.
  • Gabriel, Y. ve Lang, T. (1995). The Unmanageable Consumer. London: Sage
  • Rousseau, J.J. (1750). Discourse on the Arts and Sciences

5 YORUMLAR

    • Çok teşekkür ederim, genel olarak şevkli bir halde yorum attığınız için de ayrı sağolun 🙂

      Peki sizin fikriniz şu an nedir? Paylaşmak ister misiniz (zorunda değilsiniz)?

    • Yardımcı olabildiysem ne mutlu 🙂 Şunu da belirtmek isterim. Ben insanın kendisini toplumun dışına atmasının bir çözüm olduğunu düşünmüyorum, bu hem tehlikeli bir şey (doğa bayağı vahşidir) hem de sorunu çözen bir şey değil. Toplumsal boyutun içerisinde bir şey yapmak bu yüzden daha mantıklı geliyor.

  1. Benim kendi çapımda küçük kaçışım genelde bir süre doğaya yakın yerlerde(tanıdıklarımın köylerinde genelde) teknolojisiz(iş hayatım olmadığı için zorunda değilim kullanmak aslında) şekilde kalmak, böyle içerikler tüketerek bazı şeyler denemek veya düşünmek veya sadece tüketimi azaltarak bir süre sadece üretmek veya bir şey yapmamak. Bunlar çözüm değil elbette ama bilmiyorum insanın biraz olsun gözü açılıyor, iyi geliyor.

CEVAP VER

Lütfen Yorumunuzu Giriniz !
Lütfen İsminizi Girin