Bleach hakkında çok fazla şey söylenebilir ve bir kısmını söyledim de. Aşağıdaki yazı daha önce çıkmış iki yazımın, yani sırasıyla, Bleach’in Gerçek Düzeni ve Yhwach’ın “Gerçek” Dünyası ve Bleach’in Gerçek Kötüsü: Soul Society yazılarının bir devamı ve sonuncusu niteliğinde olacak. Bu yazıyla beraber Bleach’in ana hatları hakkında söyleyeceğim her şeyi bitiriyorum.

Son yazımı Bleach dünyasının bir distopya olduğu beyanıyla kapamıştım. Peki, Tite Kubo bu seriyi yazmakla neden uğraştı? Soul Society’nin yaptığı kötülükler ve içinde bulunduğu evrenin acımasız yapısı ortada. O zaman Ichigo neden çabaladı? Bunun ötesinde, biz neden çabalıyoruz? Distopyalar öylesine yazılan şeyler değildir. Göstermeyi amaçladıkları ve gösterdikleri bir şey vardır. Yazar bunu kastetmiş olsun veya olmasın.

Lafı daha fazla uzatmanın gereği yok, başlayalım. Her zamanki gibi, müziği tekrara almak isteyebilirsiniz.

そう、 我々に運命などない
sou, ware-ware ni unmei nado nai

Doğrudur, ‘kader’ diye bir şeye sahip değiliz.

無知と恐怖にのまれ
muchi to kyoufu ni nomare

Sadece onlar ki cehalet ve korkuyla içenler

足を踏み外したものたちだけが
ashi o fumihazushita mono-tachi dake ga

ve kendi ayaklarına basanlar

運命と呼ばれる濁流の中へと
unmei to yobareru dakuryuu no naka he to

düşer ve kaybolurlar çamurlu nehirde

堕ちてゆくのだ
ochite yuku no da

‘kader’ diye bilinen.

SİSTEMLER ve YALANLARI

Bu soruları cevaplamak için, sistemlerin nasıl kurulduğunu anlamak gerekiyor. Rotamızı 19. yüzyıla doğrultunca, dünyayı ve özellikle Avrupa kıtasını bir devrim furyasının sardığını görüyoruz. Bu kıtada doğacak olan yeni sistem, kapitalist liberalizm, daha sonra dünyaya hakim oluyor. Klasik bir şekilde anlatıldığı kadarıyla, soylulara karşı halk isyan ediyor ve kendi egemenliğini kuruyor. Peki gerçekten öyle mi?

“Bu bir yalan.”

Daha yakından bakınca, soylulara karşı isyan eden tarafın orta sınıf ve alt sınıftan oluştuğunu görüyoruz. Orta sınıftaki tüccarlar ve diğer mal sahipleri önemli bir tabaka teşkil ediyor. Bu devrimler sırasında bir işbirliği gerçekleşse de, düşman oldukları tabaka devrilir devrilmez, orta sınıf kendi diktatörlüğünü kuruyor. Tüccarlar ve mal sahipleri, birlikte hareket ettikleri ve daha farklı, daha özgür şeyler isteyen kesimleri öldürüyor veya başka şekilde bastırıyorlar. Bu, özellikle Fransa ve İngiltere’de belirgin. Bu iki ülke, dünyanın geri kalanına uzun bir süre önderlik ediyor. Fikirlerini ve sistemlerini ihraç ediyorlar. Hatta İngiltere, tarihteki gelmiş geçmiş en büyük imparatorluğu kuruyor. Bizim ülkemiz de dahil, dünyadaki hemen her ülkenin sahip olduğu veya olmaya çalıştığı liberal kapitalist sistemin kökeni buradan geliyor.

Özellikle 20. yüzyılda dünyada oldukça yayılmış olan diğer bir sistem, otoriteryen tip sosyalizmdir. Onun kökeninde de, yani 1917’deki Bolşevik Devrimi’nde, aynı davranışı görüyoruz. Menşevikler, sosyalist anarşistler vb. ile beraber hareket ediyor ve Çarlık Rusyası’na karşı bir isyan gerçekleştiriyorlar. Böylelikle onu devirmede başarılı oluyorlar. Ancak bu gerçekleşir gerçekleşmez, Bolşevikler içindeki küçük ama güçlü bir grup, diğer kesimleri öldürüyor ve bastırıyor. Ardından “halk” adına bu devrimi gerçekleştirdiklerini ilan ediyor, tarihi bu şekilde yazıyorlar. Bu esnada Bolşeviklerden oluşan bu kitle bürokratlar haline geliyor ve yeni ayrıcalıklı kesimi oluşturuyorlar.

Tarihin kaçınılmaz bir örüntüsü, pek çok grubun bir araya gelerek bir yönetime karşı isyan etmeleri fakat hemen ardından, küçük bir grubun otoriteyi ele alarak, diğer bütün grupları katletmesidir. Daha sonra kendi sistemlerini kurar, kendi tarihlerini anlatır, ne kadar haklı ve doğru oldukları hakkında methiyeler dizerler. Küçük bir kesimin işine yarayan ve onları zenginleştiren otoriteryen bir güç ihtirası onları ele geçirir. Daha doğrusu, bu ihtiras her zaman içlerindedir.

Bleach’e baktığımızda, benzer bir durumla karşılaşıyoruz. Tek dünya düzenindeyken bir grup kişi bir araya gelmiş ve bir tiranı, yani Ruh Hükümdarı diye anılacak olan varlığı deviriyorlar. Hemen sonrasında, yeni düzen içinde kendilerini bu düzenin en ayrıcalıklı kısmına oturtuyorlar ve tarihi yeniden yazıyorlar. Öyle başarılı oluyorlar ki, Ruh Hükümdarı’nın bir Quincy olduğu bile hemen hiç kimse tarafından bilinmiyor. Onlar bir eli yağda bir eli balda keyif çatarken, insanların büyük bir kısmı Soul Society’de sefalet içinde yaşıyor. Bundan bir derece kaçabilen tek bir kesim oluyor: Shinigamiler. Ne tesadüftür ki, Shinigamiler aynı zamanda bu düzenin sürdürülmesinden sorumlu, onu koruyan grubun ta kendisi. Soylu Aileler’in buyruğunu ve onların kurduğu yasaları koruyorlar ve bunun karşılığında ayrıcalıkları oluyor.

Bir benzerlik farkettiniz, değil mi?

  • Kapitalist liberal devrimler sonrası kendilerini en ayrıcalıklı kesime getiren orta sınıf, yani burjuva.
  • Çarlık rejimine karşı isyan sonrası kendilerini en ayrıcalıklı kesime getiren Bolşevikler, başka bir deyişle Lenin ve çevresi.
  • Quincy Hükümdarı’nı ve tek dünya düzenini yıktıktan sonra kendilerini yeni sistemin en ayrıcalıklı yerine oturtan Soylu Aileler.

Aizen’in neden bu tarz bir düzene karşı isyan ettiğini anlamak zor değil. Temel olarak iki sebebi var: yalan ve tahakküm (tahakküm, zorla ve baskı aracılığıyla gerçekleştirilen hükmetmedir). Aizen, kendisini böyle bir düzende bir ezilen olarak görmeye tahammül edemiyor. Bütün düzenin varlığı ve amacı hakkında yalan söylenmesini sindiremiyor. Haksız mı? İnsan böyle bir düzende neden yaşamak ister ki? Öte yandan, bizim durumumuz çok mu farklı? İçinde yaşadığımız liberal kapitalizmin kuruluşu bizden saklanmış, başka yollar aramanın önüne geçilmiş, hatta onları hayal etmemiz bile pratikte yasaklanmış. Yalanlarla o kadar çok bombalanmışız ki, dünyanın sonunu bile hayal edebiliyoruz ama içinde yaşadığımız sistemin sonunu hayal edemiyoruz. Öte yandan, biz günlük hayatın keşmekeşinde yol almaya çalışırken, bir grup ayrıcalıklı insan bu sistemin getirdiği her şeyin keyfini çıkarıyor. Soylu Aileler’den ne farkları var? Rukongai’da yaşayan bir ruhtan ne farkımız var?

“Urahara Kisuke!!! Seni hakir görüyorum! Çok büyük bir zekaya sahipsin, neden eyleme geçmiyorsun?!”

Belki tek bir farkımız var, o da, Ichigo’muz olmaması. Sistemi içten değiştirecek aşırı güçlü bir seçilmiş kişi, bir kurtarıcı yok. Olmayacak da. Kendimizden başka kimseye sahip değiliz.

HEART

Yukarıda bahsedilen kısım, işin bir tarafı. Ancak hikayede işlenenler sadece sistemsel bir eleştiriyle sınırlı değil. Hayatın diğer bir gerçeği, onun sonsuz bir mücadele olmasıdır. İnsanlık bu kavgadan, bu çatışmadan asla kurtulamaz. İlk nefesimizi aldığımız andan, son nefesimizi verdiğimiz ana kadar bunun içindeyiz. Acı çekeceğiz, sıkıntılarla karşılaşacağız, belki hayatımızın büyük bir kısmında mutlu bile olmayacağız ve öleceğiz. Ancak buna rağmen neden devam ediyoruz? Neden Yhwach gibi bir wahre Welt, sahte bir “gerçek dünya” içinde kaybolmuyoruz? Cevap şu ki, çoğumuz kayboluyoruz. Hangi alemde olduğu fark etmeksizin, çoğu insanın kafasında bir “vaat edilmiş topraklar” var. Geri kalanımız içinse, hatta belki bu kişiler için bile, Ichigo’da vücut bulmuş bir cevap var.

Wille zum Leben

Yukarıdaki terim, filozof Arthur Schopenhauer’un dünya görüşünde önemli bir yere sahiptir. Kelime anlamıyla “yaşama istenci” demek. Schopenhauer, Bleach’in yazarı Tite Kubo üstünde çok fazla etki bırakmış olan filozof Nietzsche’nin akıl hocasıdır. İkisi hayatlarında hiç tanışmamış olsa da, Nietzsche onun yazılarında kendisinden çok fazla şey bulmuş ve ustası olarak bellemiştir.

Schopenhauer’a göre, insan hayatının temelindeki güdü yaşama istencidir. İnsanlar ne olursa olsun yaşamak isterler. Nietzsche’ye baktığımızdaysa, o bunu güç istenci (Wille zur Macht) olarak görmektedir. İnsanların hayatındaki temel güdü daha fazla güçlenmektedir. Nietzsche’nin cevabını Aizen’de görüyoruz. Kendisinin üstünde hiçbir hükümdar kabul etmiyor fakat aynı zamanda kendisi dışındaki canlıları da pek önemsemiyor. Gerçekleştirmek istediği şey, adaletsiz bir düzeni yok etmek değil. Bu düzenin başına gelmek ve tahakküm altında kalan olmak yerine, baskıyı gerçekleştiren kişi olmak.

Ichigo’ya baktığımızdaysa işler daha karışık. Serinin yazarı Tite Kubo, seriyi yazmasındaki bir ilham kaynağının kendi ölüm korkusuyla yüzleşmek olduğunu belirtmişti. Bu açıdan bakıldığında, Ichigo’nun, ölüme rağmen mücadeleyi, insan cesaretini temsil ettiğini görüyoruz. Hatta serinin son bölümünde gösterilen, Ichigo’nun oğlu olan olan Kazui’nin (勇) adının anlamı Cesur demek. Aizen’in yaptığı konuşmayla bir arada ele alınca, serinin bu yanı iyice belirgin hale geliyor.

“Hear. Fear. Here.”

Ichigo, hayattaki kötülükleri reddetmiyor. Fullbringer Ark’ta öğreniyoruz ki, Soul Society’nin kendisine ihanetini, yani ona verilen “onur verici” armanın bir takip cihazı olduğunu, kendi kendine fark etmiş fakat sesini çıkarmamış. Bunun sorunlu bir yanı var çünkü haksız olduğunda bile “onlar daha iyisini bilir” diyerek otoriteye bir boyun eğme var. Zaten öğreniyoruz ki, Soul Society’nin bunu yapmak için hiçbir iyi sebebi yokmuş. Hatta Ginjo’ya aynı güvensizliği göstermeleri ve arkadaşlarını öldürmeleri, Ginjo’yu içinde bulunduğu intikam yoluna itmiş. Kısacası, Ginjo, tamamen Soul Society’nin eseri ve Ichigo’nun tutumu bu konudaki tutumu yanlış. Bleach’e karşı yaklaşımım, ona bu kadar zaman harcamam ve verdiğim değer düşünülürse, bu yorumum garip kaçabilir. Ancak bir şeyi sevmek, onu sorgusuz sualsiz kabul etmek değildir.

Öte yandan, Ichigo’nun durdurulamaz bir yaşam istenci var. Yarı ölü, yarı yaşayan bir canlı olarak bu kadar çok yaşamla dolup taşması oldukça şiirsel bir şey. Shinigami, Quincy, Fullbringer, Hollow… Ichigo var olan bütün büyük grupların hepsinin karışımından oluşuyor.

“Kaldır kıçını.”

Bütün bunlar göz önüne alınınca, Bleach’in teması daha belirgin hale geliyor. Berbat bir evrende yaşıyor olabiliriz, hatta belki bu bir distopya olarak bile değerlendirilebilir. Ancak içimizdeki yaşama istenci, Wille zum Leben, bizi daima ileri itiyor.

“Kalp burada yatar.”

Onu benimsediğimiz ve kendi sesimizi sahiplenme cesaretini gösterdiğimiz an, hayatımız bir anlama sahip olur. Zanpakutolar zaten bu değilse nedirler? Onlar, her shinigaminin kendi kişiliğinin temsili olan bir nevi bir ses ve onları kullanarak savaşıyorlar. Bu, Hollowlar için bile böyle. Hatta Hollowlarda daha bile belirgin olduğu söylenebilir. Hollowlar, kaybettikleri kalpleri (göğüslerindeki boşluk) sebebiyle diğer ruhları avlayan ve onları yiyen canlılar. Kendi içlerindeki boşluğu bir şekilde doldurmaya çalışıyorlar fakat bunu, başkalarına zarar vererek ve onların yaşam enerjilerini tüketerek yapmaları bir işe yaramıyor. Hatta, bir ruhun kişiliğini kaybederek iyice hollowlaşması, yakınlarına saldırmasıyla başlıyor.

HOLLOWLAR

Bu konuda ilginç bir durum var, bunu anlamak için öncelikle Menos grubu Hollowları açıklamak gerekiyor. Menos seviyesindeki Hollowlar üç tipten oluşuyor. En altta, bir bilinç ve kişilik sahibi olmayan Gillian tipi var. Bir çok Hollow’un bir araya gelmesinden oluşuyor. Daha sonra bir derece kişilik ve bilinç sahibi Adjuchas var. Bir araya gelmiş pek çok Hollow içinden, bir tanesinin baskın gelmesi sonucu oluşuyor. En sondaysa Vasto Lorde var. Bir Adjuchas’ın nasıl Vasto Lorde olduğunu kimse bilmiyor. Bu konuda kesin olarak bildiğimiz tek şey, Grimmjow’un aktardığı kadarıyla, diğer Hollowları tüketerek gerçekleşmediğidir.

Adjuchas tipi bir Hollow, ilgi çekici bir şekilde, Benliğini korumak için sürekli olarak diğer Hollowları tüketmek zorundadır. Yoksa bünyesindeki diğer Hollowlar onu absorbe ediyor ve Gillian formuna geri dönüyor. Yani, Adjuchaslar sırf bir Ben olarak varlıklarını sürdürebilmek için, sürekli olarak başka varlıklara zarar vermek, onları yemek zorundalar. Yok etme yoluyla varlıklarındaki boşluktan bir derece olsa da kurtulabiliyorlar fakat edindikleri azıcık şeyi bile korumak için sürekli olarak etraflarını tüketmeleri gerekiyor.

Bu noktada, hikayenin bize sunduğu bazı elementler var. Shinigamiler kendi ruhlarının bir uzantasını, bir nevi kendi kalplerini kullanarak savaşıyorlar. Bir benzerini yeterince gelişmiş Hollowlar yapıyor. Ancak Hollowların bu aşamaya gelmesi çok acılı ve şiddetli bir şekilde gerçekleşiyor. Şiddetle elde ettiklerinin, şiddetle üstüne titremeleri gerekiyor. Yoksa etraflarındaki aynı derecede aç ruhlar onların Benliğini yok ediyor. Bu gerilim dolu varoluşu aşmalarının tek yoluysa, ne olduğunu tam olarak bilmesek de, diğer ruhları tüketmek dışında bir şey yapmak. Bunu yaptıkları an, Benlik denilen şeye sahip oluyorlar. Vasto Lorde formuna ulaşıyorlar.

MÜCADELE

Hollowlar bu açıdan incelendiğinde hem içinde yaşadıkları düzen hem de insan varoluşu hakkında pek çok şey söylüyorlar. Hollowların var olmasının sebebi, Soylu Ailelerin (kurucularının) oluşturduğu üç dünya düzenidir. Sistem yüzünden şiddet dışında bir şey göremiyorlar ve kendi varlıkları üzerinde belli bir derece hakimiyet kurmak için, bu şiddet döngüsünden çıkarak kendilerine bir yol açmaları gerekiyor. Öte yandan, Gillian haline bürünmeleri için pek çok normal seviyede, yani güçsüz Hollow’un bir araya gelmesi gerekiyor. Yani sadece mücadeleden ibaret değiller, bir yerde birlikte hareket etmeleri de gerekiyor. Bu sürünün içinden baskın bir kişilik ortaya çıktığındaysa, başta kalmasının tek yolu şiddet oluyor. Sistem tarafından bir kenara atılmış bu varlıklar, sırf bir Benlik elde etmek amacına bu karmaşanın içine girmek zorundalar. Bir yorum yapacak olursam, Hollowların bu mücadelesi, Ichigo’nu yaşadığı mücadelenin bir diğer yüzünü oluşturuyor (zaten Ichigo da kısmen Hollow denebilir). Ichigo şanslı birisi. Yapmak istediği şeyleri gerçekleştirmek için gereken güç en başından beri içindeydi. Öte yandan, bir Hollow’un bunu gerçekleştirmesi için yok etmesi gerekiyor. Ancak sadece bundan ibaret olmadıkları da bariz çünkü evrimlerini tamamlamaları için, bu şiddet döngüsünden bir şekilde kendilerini çekip çıkarmaları gerekiyor.

Bu kısımların hepsi beraber ele alındığında görüyoruz ki, kendi sesimize sahip olmak ve onu duyurmak için birden fazla yol var. Bunlardan kimisi pek hoş değil ve şiddet içeriyorlar. Bu şiddete sahip olmalarının suçlusu yine onları yaratan sistem oluyor. Ancak bu şekilde bile, tamamen yıkıcı olarak bu soruna bir çözüm bulamıyorlar. Elbette, Vasto Lorde olmak Hollow’luğun kökenindeki sorunu çözmüyor. Hollowlar, bu sistem var olduğu sürece, varlıklarını sürdürecekler. Lakin en azından bu şekilde bir Benlik yaratıyorlar. Hatta Hallibel’in durumunda etrafındaki kişileri koruyan, onları önemseyen kişiler haline bile gelebiliyorlar. Ayrıyetten unutmayın ki, Aizen savaşı sonrasında Hueco Mundo’nun lideri Hallibel olmuştur. Yani seri sonunda bir değişim gösteren tek yer Soul Society olmuyor. Hueco Mundo’da da -daha küçük çaplı olsa da- bir değişim var.

HOLLOWLAR ve İNSANLAR

Hollowların bu durumu gerçekten de yabancı mı? Bizim dünyamızda böyle insanlar hiç yok mu? Tam tersine, tonlarca var. İçinde yetiştikleri koşullar sebebiyle seslerini duyurabilmek, benliklerine ulabilmek için şiddetten başka bir şey göremeyenler her yerde. Bir derece haklı olabilir fakat sırf bu döngünün içinde devam ederek de, hiçbir şeye çare olamıyorlar. En başta da kendilerine yardımcı olamıyorlar. Onların yaşadıkları bu koşulları oluşturansa yine sistemin kendisi oluyor. Bir grup ayrıcalıklı insanın işin bütün kaymağını yediği ve geri kalanları tahakküm ve yalanlarla bastırdığı bir sistem, bu kurbanları yaratıyor. Hollowlar, Shinigamiler ve Quincyler birbiriyle savaşadursun, insan ruhları bu çatışma içinde kurban oladursun, Soylu Aileler keyif sürüyor.

Burada şunu tekrar sormak gerekiyor. Politikacılar ve zenginler keyif ve varlık içinde yaşarken, bizim gibi insanların hayat içinde sürünmesi çok mu farklı? Bir grup ayrıcalıklı insanın kurduğu ve yürüttüğü bu sistemde yaşadıklarımız gerçekten bu kurgu eserden ne kadar farklı?

BİR DİSTOPYA OLARAK DÜNYA

Bleach’in Gerçek Kötüsü: Soul Society isimli yazımda, bir sisteme verilebilecek dört cevaptan bahsetmiştim.

  • Aizen’in verdiği, bencil ve kendisini hiyerarşinin en üstüne yerleştirmeyi amaçlayan cevap.
  • Yhwach’ın verdiği, devrimci fakat araçları kötü olan cevap.
  • Urahara’nın verdiği, sistemin varlığını kabul eden ve onu içten değiştirmeyi amaçlayan cevap.
  • Ichibe’nin verdiği, sistemin en üstündeki ayrıcalıklı, onun bütün kötülüğünü bilen ve onaylayan cevap.

Bu cevapların hepsinin kendi içinde sorunları var ve elbette bu, hepsi eşittir demek değil. Örneğin, Ichibe’nin cevabı basbariz kötü. Ancak özellikle Yhwach’ın cevabı kurguda gördüğümüz bir motifin (trope) kurbanı olmuştur; o da, “devrim her zaman kötüdür” motifidir. Naruto’nun Başarısı ve Kaçınılmaz “Başarısızlığı” isimli yazımda bu motiften bahsetmiştim. Alıntılayacak olursam.

“Şöyle düşünün. Okuduğumuz, izlediğimiz, oynadığımız hikayelerde hemen her zaman, baş karakter var olan sistemi koruyan bir tiptir. Bu sistemi değiştirmek isteyen kişiyse bir kötüdür. Bazen bu kötü adama sempati ve empati duyabilir, ona hak verebiliriz. Ancak hemen hiçbir zaman kötü adam olmaktan öteye gidemez. Sonuçta statükoyu ve düzeni korumak doğru ve iyi olandır. En azından bizde böyle kodlanmıştır. Tükettiğimiz çoğu şey, bu sonuçla biter.

Bu yüzden, bu noktada Naruto’nun sonunun gerçekten bir “hata” olup olmadığını sorgulamak gerekiyor. Hayır, bir komplo teorisi vb. ima etmiyorum. Dediğim çok daha basit. İçinde bulunduğumuz koşullarda yazması daha makbul olan hikaye bu. Bir düzeni korumak illa kötü olmak zorunda da değil. Ancak tükettiğimiz hikayelerde bu önyargı çok yaygın. Bu hikayelerdeki başka bir özellik de, suçların sistemsel olarak ele alınmak yerine, bireylere indirgenmesi.”

Elbette, bu motifin çok yaygın olması tamamen boş olduğu anlamına gelmiyor. Bahsedildiği gibi, modern dönemlerde, bir sistemi değiştiren devrimlerin, ayrıcalıklı bir kesimin kendisini yüksek bir konuma oturtması gibi bir sorunu var. Hatta bu sadece modern dönemlerle bile sınırlı olmayabilir. Sekiz bin yıl öncesine gidildiğinde ilginç bir tabloyla karşılaşıyoruz. Genetik analizlerden anlıyoruz ki, bu dönemdeki erkek ve kadın üreme oranlarına bakıldığında, 1 erkek başına 17 kadının ürediği görülüyor. Bu sadece tek bir bölgede de değil, dünyanın her bir yanında gerçekleşiyor. Aşağıdaki grafikte bunu görebilirsiniz.

Bu dönemde türümüz avcı-toplayıcı düzenden yerleşik tarım düzenine geçiş yapıyor. Bu çalışmayı yapan araştırmacılar ve onların da danıştığı antropologlar, değişen üreme oranlarının sebebini şöyle açıklıyor: tarım devrimi sonucu küçük bir grup erkek çok büyük bir servete sahip oluyor ve bu şekilde kadınları etraflarında topluyorlar. Diğer erkeklerin bu erkeklerle rekabet edecek bir kozu olmuyor. Şu an için başka hiçbir açıklaması yok. Yani demek oluyor ki, insanlık tarihindeki en eski sistem değişimi bile, küçük bir ayrıcalıklı kitlenin diğer herkesin üstüne kendisini yerleştirmesi şeklinde gerçekleşmiş.

Bu açıdan bakınca Yhwach’ın cevabındaki risk açık hale geliyor. Sistem değişikliği her zaman için böyle bir “yozlaşma” riski taşıyor. Hatta, tarihte hep böyle olduğu düşünülürse, bunun bir hata değil de bir özellik olduğu düşünülebilir.

BEŞİNCİ CEVAP?

Ichigo’nun cevabına geldiğimizdeyse, onun cevabının Urahara’nın bakış açısının bir uzantısı olduğu görülüyor. Sistemi yıkmadan fakat onu yavaşça içten değiştirerek amacına ulaşıyor. Zaten Urahara’nın Ichigo’ya ustalık yaptığı ve daha o doğmadan önce bile onun üstüne planlar kurduğu, ömrü boyunca onu manipüle ettiği düşünülürse hiç de şaşırtıcı değil. Bununla beraber, beşinci bir cevaptan da söz edilebilir. Bunun için Ichigo’ya değil, ilk fahri shinigami olan Ginjo’ya bakmak gerekiyor. Serideki yeri ilk dörtlü kadar büyük değil fakat yine de önemli.

Ginjo, sistem tarafından ihanete uğramış ve bir kenara atılmış birisi. Hem kendisine verilen fahri shinigami armasının bir izleme aygıtı olması hem de arkadaşlarının shinigamiler tarafından katledilmesi var. Bir fullbringer olmasıysa bir rastlantı değil çünkü fullbringer’lar, yine bu üretilen sistemin kurbanı olmuş insanlar. Anneleri hamileyken Hollow saldırısına uğramış bireyler ve biliyoruz ki, Hollowlar üç dünya düzeninin getirdiği ürünler.

“Kenara atılmış” metaforu fullbringer’larda oldukça belirgin bir şey. Bütün ark boyunca -belki tek bir istisnayla- bütün Xcution üyelerinin nasıl da içinde yaşadıları toplumdan bir şekilde dışlanmış olduklarını görüyoruz. Bu yüzden bir araya gelmişler ve Ginjo’nun liderliği altında, içinde bulundukları dünyadan intikam almak üzerine bir grup oluşturmuşlar. İsimleri olan Xcution bile buna bir gönderme. Anlam olarak “infaz” demek. 471. bölümde Riruka’nın konuşmasıyla ve anılarıyla bazı şeyler daha belirgin hale geliyor. Kendisi gibi azınlıkların bir kenara atılmasının sebebinin, kelimenin tam anlamıyla azınlık olmalarından kaynaklandığını söylüyor. Ancak Ginjo beliriyor ve onlara şöyle diyor.

“Sırf azınlıktasınız diye bir köşeye geçip ölecek misiniz? Bu duyduğum en aptalca şey! Soyluymuş, samuraymış falanmış filanmış, tarih boyunca dünya hep azınlıklar tarafından yönetilmiştir! Yanılanlar siz değilsiniz. Yanılan, gerizekâlılara karşı bu kadar hoşgörülü davranan bu dünyanın ta kendisi. Bu tersine çevrilmeli. Bu sefer, ısırma sırası bizde.”

“Bizler ‘zayıf et’ artıklarıyız.”

Bu konuşma sonrasında, kendi çaplarında, dünyaya karşı Ginjo liderliğinde bir isyan başlatıyorlar. Ancak… Riruka’nın kendisi hakkındaki düşünceleri yine de çok değişmiyor. Bunun sebebi, hem Ginjo’nun hem de Riruka’nın haklı olması. Azınlıklar, çoğunluk tarafından ezilir fakat aynı zamanda azınlıklar dünyayı yönetir. Bu, bahsedilen “azınlık” kelimesinin farklı grupları kastetmesinden kaynaklı. Küçük bir grup gücü elinde topluyor ve kalanı yönetiyor. Ancak aynı zamanda, bu yönetici kitle dışında, çoğunluklar, azınlıkları eziyor. Örneğin, Soylu Aileler yönetici azınlık oluyorken, fullbringerlar ezilen azınlık oluyor. Yönetici grubun “azınlık” diye değerlendirilmesinin sebebiyse, fullbringerlar gibi doğuştan gelen bir şeyin onları diğer insanlardan ayırması değil. Sadece, sayıca az olmaları. Bizim dünyamıza bakacak olursak, dünyayı yöneten en zengin %1’e karşılık, her ülkede ezilen kültürel azınlıklar var.

Bu açıdan, Ginjo’nun cevabı Yhwach’a benziyor. Ancak onunki kadar güçlü değil. Soul Society işin içine girince olayın nasıl bittiğiniyse hepimiz biliyoruz.

Buna rağmen, Ginjo, sonuna kadar bu dünyaya karşı bir isyan içindeydi ve ona boyun eğmedi. Son karedeki ifadesinde bile bir vazgeçmişlikten öte, isyankar bir bıkkınlık var. Aynı zamanda belirtmeliyim ki, Ginjo, Ichigo’nun öldürdüğü ilk ve tek insandır. Serinin “kahramanı”nın böyle bir eylem gerçekleştirmesi için daha iyi birisi seçilemezdi.

“Buraya seni öldürmek için geldim.”

Bu noktada Soul Society’nin ikiyüzlülüğü iyice belirgin hale geliyor. Ginjo’yu kendi ihanetleri ve cinayetleriyle yaratıyorlar. Ancak Ginjo bunun karşılığında bir intikam, adalet istediğinde kötü adam oluyor. Serinin kahramanı geliyor ve bu kötü azınlığı öldürüyor. İnsanı öldürüyor. Unutmayın, “iyi” olmak istiyorsanız, hükmü altında yaşadığınız otoritenin sizi 7/24 gizlice izlediğini ve size hiç güvenmemiş olduğunu ve hatta hala güvenmediğini öğrenseniz bile ses etmemelisiniz (kaptanlar ve teğmenler Ichigo’nun ‘kararını’ izlemek üzere yollanmışlardı). Onların bunu başkalarına yaptığını öğrendiğinizde de ses etmemelisiniz. Ancak bu şekilde “iyi” olabilirsiniz.

“Ortaya çıkması kaçınılmazdı.”

Son olarak, Ginjo’nun cevabını Yhwach’ınkinden ayıran şey, onu izleyenlere karşı davranışı oluyor. Yhwach takipçilerine sadece kullanıp atılacak şeyler olarak bakıyordu ve yenilmesinin sebebi Quincylere kötü davranmasıydı. Öte yandan Ginjo, Ichigo’nun gücünü çaldığında sözünü tutuyor ve onu Xcution üyelerine paylaştırıyor. Zaten Xcution’ın en büyük farkı, kendi içerisindeki hiyerarşinin diğer oluşumlara göre çok daha az olması. Tek bir hiyerarşi var, o da Ginjo’nun lider olması. Bunun dışında herhangi bir ast üst ilişkisi mevcut değil. Ichigo’dan aldıkları güç bile eşit bir şekilde dağıtılıyor. Bu açıdan, Xcution’ın bizim dünyamızdaki anarşist oluşumlara benzediği söylenebilir. Anarşist düşünceye göre, varlığını rasyonel bir şekilde kanıtlayamayan her hiyerarşi yok edilmelidir.

CESARET

Görüldüğü gibi, yaşam felsefesi olarak Bleach’in genel bir teması var. Yaşam bir mücadeledir. Lakin ona göğüs gerecek cesareti göstermek ve bu mücadeleye atılmak ona bir anlam kazandırır. Bu ışıkta, Aizen’in son bölümdeki sözlerine bir daha bakalım.

“Yhwach… korkunun bir yük olmadığı bir dünya arzulamıştın. Ancak, ölüm korkusunun olmadığı bir dünyada… insanlar korkularını bir kenara atıp, onlara göğüs germekten doğan umudu asla elde edemeyeceklerdir. İnsanların sadece yaşayarak bile ilerlemeye devam edebildiği doğrudur… ancak bu, ölüme karşı atılmak ve bütün gücünle onu uzak tutmaya çalışmakla kıyaslanamaz bile. Bu yüzden, insanlar buna özel bir isim vermiştir.”

İşin sistemsel kısmına geldiğimizde durum bu kadar da net değil. Aynı bizim dünyamız gibi, Bleach de bir yalanlar ve kötülükler dünyası. İşin net bir cevabı yok ve her şey bir “çamurlu nehir”. Bir sorun olduğu bariz fakat bu sorunun nasıl çözüleceğiyse tamamen ayrı bir konu. Kesin olan tek şey, bunu o çamurlu nehire girme cesaretini gösterenlerin gerçekleştirebileceği. Ne de olsa hikayemiz, Rukia’nın bir sınırı aşmasıyla başlamıştı, değil mi?

時は常に背後から迫り
toki wa tsune ni haigo kara semari

Zaman genellikle arkadan sokulur

唸りを上げて眼前に流れ去る
unari o agete ganzen ni nagare saru

Akıp giden ve alçalan bir çığlık yükseltir

踏み止まれ
fumi todomare

Yerini koru

時がお前を美しい過去へと押し流そうと
toki ga omae o utsukushii kako e to oshi nagasout

Zaman seni mutlu bir geçmişe sürüklemek

どれほど牙を剥こうとも
dore hodo kiba o mukou tomo

Ve pençelerini sökmek istese de

前を見るな
mae o miru na

İleriye bakma

お前の希望は背後に迫る
omae no kibou wa haigo no semaru

Umudun arkadan yaklaşır

冥冥たる濁流の中にしか無い
meimei taru dakuryuu no naka ni shikana

Çamurlu nehirde sadece karanlık var

Kaynaklar

https://pdfs.semanticscholar.org/c40e/33d81b6d0e6d9125c33bee2c89075755543e.pdf

https://www.britannica.com/event/Revolutions-of-1830

https://www.britannica.com/event/Revolutions-of-1848

https://www.britannica.com/topic/history-of-Europe/The-age-of-revolution

http://chnm.gmu.edu/revolution/exhibits/show/liberty–equality–fraternity/item/2964

https://theanarchistlibrary.org/library/emma-goldman-alexander-berkman-bolsheviks-shooting-anarchists

https://theanarchistlibrary.org/library/ziq-tankies-and-the-left-unity-scam

[İsmini şu an bulamadığım bir iki kaynak daha var, eklenecekler]

CEVAP VER

Lütfen Yorumunuzu Giriniz !
Lütfen İsminizi Girin