-Hayatta Kalanın Öyküsü: Maus Çizgi Roman İncelemesi & Kritiği-

Eserin Künyesi:

Adı: Maus: A Survivor’s Tale ( Hayatta Kalanın Öyküsü: Maus olarak çevrilmiş bizde)
Cilt Sayısı: 2
Bölüm sayısı: Birinci Cilt: 6 //  İkinci Cilt: 5
Toplam: 11 Bölüm + Ekstralar
Yazar: Art Spiegelman
Yayımcı Şirket: Pantheon Books
Türk Çevirici: İletişim Yayınları
Tür: Tarihi, Dönem Hikayesi, Drama, Savaş, Biyografi, Otobiyografi, Çizgi Roman
Yayımlanma Yılları: I. Cilt: 1986 / II. Cilt:1991
Ödüller:
1992 Pulitzer Ödülü
1992 Eisner Ödülü
1992 Amerikan Edebiyat Ödülü

gibi prestijli ödüller başta olmak üzere pek çok diğer ödül ve ödül adaylığı bulunmakta.


Giriş:

Türkiye’de hala okumayan çok büyük bir kitle olduğundan ıncığından cıncığına, olay olay, örgü örgü ilerlemeyeceğim. Bu kitapta konseptsel açıdan yapılan bazı göze batmayan sade dokunuşları ve bunların ne denli başarısına katkıda bulunduğundan fakat bir yandan da kavramsal açıdan yazarın tükenmişlik ve bencillik arası duygularla nasıl kimi şeyleri gözden kaçırdığına ve bunların da nasıl seriyi kendi alanının en iyi 3-5 işinden biri olmasına engel olduğundan bahsedeceğim. Ve elbette bazı tarihi notlar.

Umarım bu önemli eser ve ilgilendiği pek iyi bilinen bu soykırım, savaş, naziler, yahudiler temasının irdelenmesini hakkınca yapabilirim. Olur da yapamazsam şimdiden affola. Yapıcı eleştirilerinize ya da unuttuklarımı , yanlışlıklarımı hatırlatmanıza  müteşekkir olurum millet.

Dilerseniz önce hikayeyi kabaca özetleyelim.


Ana Konu ve Hikaye Yapısı:

Hikaye 2 farklı zaman/mekan düzleminde ilerliyor. Birinci zaman/mekan düzlemimiz Art Spiegelman yani kitabın yazarının bu kitabın yazma aşamasını konu olan Seksenli yıllar Amerika‘sında geçiyor. İkinci zaman/mekan düzlemimiz ise 1940lı yılların başlarını ve II. Dünya Savaşı dönemini konu alıyor. Ve biz bu ikisi arasında geçiş yaşıyoruz.

Vladek’in gidecek bir yerimiz yoktu ve saklanmalıydık diyerek geçmişi anlattığında bugünden bir karakter olan bankacı köpek (yani bir amerikalı) “Size nasıl yardımcı olabilirim” diye soruyor. İşte Spiegelman’ın sublim bir şekilde Amerika’yı cilalamasından kastım böyle bir şeydi. Bir yanda Gamalı Haç’a dönmüş Polonyo Yolları diğer tarafta Amerika’nıın misafirperverliği. I see you Spiegelman… I see you…

Bu 2 zaman/mekan düzlemimiz ise sadece iki kere rahatsız ediliyor ve sonra geri eski haline dönüyor. Bu iki olayda ise önce sanatçının gençlik yıllarında yaptığı kısa bir çizgi romanı okuyoruz. Diğerinde ise ileride yaptığı bir söyleyişiyi kitabının sonraki basımlarına gene kendi illüstrasyonu ile yansıttığını görüyoruz.

Bu iki olay haricinde her daim söylediğim ilk iki zaman/mekan düzlemi ve iki farklı baş karakter üzerinden gidiyoruz. Geçmişin baş karakteri Vladek iken, gelecekte Vladek’in baş karakter rolüne oğlu Artie(yazar) eşlik ediyor.

Vladek hanımı ile beraber türlü maceralar, hüsranlar ve olaylar sonrası Nazi Kampları’ndan,  Auschwitz‘den sağ çıkmayı başaran iki kişidir ve oğulları Artie’de bunu hikayeleştirmek istemektedir. Bu noktada Artie babası Vladek’in dediklerini kaydederken ya da onunla vakit geçirirken seksenli yıllarda, Vladek anlatmaya başlayınca ise kırklı yıllara gidiyoruz.

İki hikaye bir koltukta gibi bir şey. Konu ise anlayabileceğiniz gibi pek çok farklı ortamda pek çok farklı ağızdan, farklı yöntemlerle gözlemlediğimiz Almanya, Polonya ve çevresindeki yörelerdeki Yahudilere karşı Nazi Almanyası‘nca yürütülen soykırım.


Eserin Tarzı, Başarısı ve Önemi

Şimdi diyorsunuz ki bir başka üzgün yahudi ve zalim nazi hikayesi ise peki bu eseri bu kadar özel, bu kadar kült yapan nedir ? Neden tüm “En İyi Graphic Novel” listelerinde kendisine rast geliyoruz alameti farikası nedir. Açıkçası bende belli bir lobi tarafından çokça kollandığının ve biraz el üstünde tutulduğunu düşünüyorum. Bu sebeple de çok ufak bir “abartılmış eser” olma durumu barındırıyor. Peki bir klasik mi ? Okunur mu? Kesinlikle!

Alameti farikasına gelince yazar sizi çıplak gerçeklikle başbaşa bırakıyor. Sizi kahraman ile kendinizi birleştirmenizden alı koyuyor. Bunu nasıl yapıyor ?

Birincisi;Bunda illüstrasyonlarındaki özgünlüğünün çok etkisi var. Çünkü bu seride  Yahudiler fare, Naziler ve diğer Almanlar kedi, Polonyalılar domuz, Amerikalılar köpek, İsveçliler geyik, Çingeneler ise güve olarak tasvir ediliyorlar(Fransızlar için ise tavşan,kaniş ve kurbağa aklına gelen ilk türler.). Bunun iki sebebi var birincisi kitabın hemen en başında yazan bir söze dayalı Adolf Hitler‘in söylediği bu cümle ise şöyle ;

Şüphesiz ki Yahudiler bir ırk ama insan değiller

Kitabın birinci bölümünün açılış sözü için bunu seçmesi bile bence yazarın bu söyleme olan sarkastik yaklaşımını gösteriyor. Diğer sebebi ise yazarın 1930’ların ortasında Almanya’da yayınlanan bir gazete kupürüne olan tepkiydi. O pukürde ise şu yazıyordu;

Mikki Fare şimdiye kadar yaratılmış en sefil kahraman… Her bağımsız delikanlı ve her saygın gencin sahip olduğu sağlıklı duygular, hayvanlar dünyasının bu en büyük mikrop taşıyıcısının, bu pisliğe ve iğrençliğe bulanmış haşaratın en ideal hayvan tipi olamayacağını anlatır… Yahudilerin insanlara kaba saldırısına son ! Kahrolsun Mikki Fare! Gamalı haç takın !

Nitekim bu iki söylemden yola çıkarak yazar yukarıda söylediğimiz ırk-hayvan eşleştirmelerini yaparak gerçek hayata dair grafik romanlar içerisinde alışılmadık bir yöntem izledi. Bu minimalist çizim tarzı ve hayvanlar ise karakterleri şahsileştirme eğilimimizi azaltıyor. Ve okuyucu kendisiyle karakteri özdeşleştirip bir kefaret anı yaşayamadığı için bu insanlığın çirkin yüzü ile hazırlıksız bir şekilde yüzleşmeni ve bundan kaçamamanı sağlıyor. Zaten yazar Art Spiegelman bir söyleşisinde alman asıllı bir muhabir şu soruyu sordu;

Kitabınız Almanca’ya çevriliyor… Soykırım hikayelerinden çoğu genç Alman’ın burasına geldi. Bu şeyler, onların doğumundan çok önce oldu. Peki, BU ÇOCUKLAR neden suçlu hissetsinler ki ?

Yazar ise şu karşılığı veriyordu;

Ben ne bileyim?… Yine de Nazi Almanya’sında palazlanan bir çok şirket şimdi her zamankinden daha zengin. Bilmiyorum. Belki de HERKES suçluluk duymalı. HERKES! SONSUZA DEK!

İşte burada yazarın gerçekten herkesin bu hikayenin yarattığı “utanç” ve “çaresizlik” hissiyatı ile hiç bir rahatlama ya da kefaret anı olmadan olabildiğince çıplak bir şekilde baş başa kalmasını istiyor. Yani size pek fazla bir katarsis* anı yaşattırmıyor. (* = Arınma olarak da bilinen katarsis, Aristoteles’in Poetica adlı yapıtından alınmış bir sözcük olup; ilgili yapıtta trajedinin seyirci üzerindeki etkisini anlatır.)

İşte bu noktada bu kişiselleştirememeyi sağlamak için iki önemli unsur var. Birincisi dediğimiz gibi minimalist hayvan illüstrasyonları. İkincisi ise hikayenin kahramanı Vladek’in kitabın iki ayrı yarısında iki farklı adam olması. Irkçılıkla savaşan biri olmasına rağmen kendisinin de ırkçıya dönmesi gibi dialektik kontrast sayesinde karakter ve okuyucu arasına bir parmaklık çekmiş oluyor. Ve gerçekle baş başa kalıyoruz.

İşte bu farklı illüstrasyon seçimi ve 2 zaman/mekan düzlemli hikaye anlatışı ve bu anlatışın içine tarihi bir acı gerçek ile kitabın ortaya çıkış hikayesini sığdırması bu eserin alameti farikası diyebiliriz.

Ve gerçekten ben kitabı bitirdiğim o ilk an sadece minnettarlık ve acı hissettim. Minnettardım çünkü hayatım boyunca hiç bu kadar kötü koşullarla yüzleşmemiştim…  Bu yüzden buna minnettardım. Acıyı hissettim çünkü bu ırklardan öte bir insanlık suçu, bir doğa terörü idi ve asla benzeri bir şeyini tecrübe etmek istemeyeceğiniz şeylerden biri olduğu bes belli idi. Üstüne üstlük Artie, babası Vladek’in aksine ikinci bir görüş açısı daha sunuyor; “Neden karşı gelmediniz ?” sorusunu soruyordu hem kendisine hem de tüm Kuzey Doğu Avrupa Yahudileri’ne… O kısmı ise Vladek “Ölürdük…” diye geçerken oğlu Artie yani yazar “Zaten öldürülmediniz mi ?” ile yanıtlıyor. Baba ise tekrardan “Ben ve annen sağ çıktık değil mi ?” demeye getirircesine yanıtlıyordu. Burada okuyucuya fikirsel anlamda güzel bir tepişme alanı bırakıyordu.

Bu iki duyguyla bu kadar filtresiz biçimde yüzleşmemi sağlayan ise yazarın size tutunacak bir dal, kurtarılabilecek bir kefaret anı sunmaması olabildiğince kavramsal olarak ölüm, savaş, açlık, yokluk, ihanet, nefret, özlem, keder, çaresizlik, umut, kurtuluş gibi duygu ve kavramlarla baş başa bırakması idi. Panellemeleri ise bu kadar minimalist bir stil ve bu kadar çok bilinen bir temaya tezat biçimde dahice. Ne kadar mı dahice ?

Kırmızı daire içerisindeki flamada: Artie’nin gittiği koleji ve bölümünü anlıyoruz ki bu da onun felsefe ve sosyoloji ile olan bağlantısını gösteriyor. Çünkü burası yazarın eski odası ve hiç bir şey değişmemiş. Mavi okta ise iki karakterlerin hikayeyi anlatmaya başladıkları perspektifleri sembolize eden “kondisyon bisikleti” ve “sandalye” objelerine aynı anda aynı paralellikte geçişlerini sembolize ediyor. Bunun önemine sonra değineceğim. Mavi halkada ise Vladek’in esir numarası var.

Yeşil dikdörtgenlerde ise yazar annesine dair olan ilgisi için bir mimik bir hareket ile ön gösterim yapıp sonra diyalog ile bunu resmiyete kavuşturuyor. Sarı renkle üzerinden geçtiğim kısım ise Baş karakter Vladek’in yani yazarın babasının hikayeyi nasıl domine edeceğine dair bir ön bildirim alıyoruz çünkü bu sayfa Yazarın, babasının geçmişi anlatmaya başladığı ve bizi esas hikayeye götüren ilk sayfa ve bu sayfa da yazar babasının hem bu hikayede hemde kendi üzerinde nasıl devasa bir yeri olduğunu gösteriyor. Peki Vladek neden geçmişini anlatırken bir kondisyon bisikleti üzerinde ? Çünkü gerçekte de böyle olduğundan dolayı yazar böyle aktarmayı seçtiği için mi ? Belki….

Peki geçmişinden asla kurtulamamış olan baş karakterimizin asla ileriye gitmeyecek bir aleti sürmesi, karakterin kişiliği adına bize verilen ilk büyük ipucu mu? Ayrıca en alt sol panel (siyah daire içerisine aldığım) niye öyle yuvarlak ve tuhaf. Çünkü ilk defa orada geçmişe, Vladek’in gençliğine bakıyoruz. Yazar farklı panel çerçevesi ile farklı bir zaman/mekan düzlemine geçtiğimizi bildiriyor ve adeta anahtar deliğinden geçmişe bakıyoruz. Peki Vladek’in sürdüğü bu asla ilerlemeyecek olan bisikletin ön teker kısmı da tam da bu panele denk gelmiyor mu ?

Gördüğünüz gibi klasik ressamlık ya da anatomi açısından sanat harikası bir çizer değilseniz bile iyi bir vizyona sahipseniz ve bir sinematograf, bir koreograf gibi işleyen panelleme stiliniz varsa bu sizi iyi çizgi roman çizeri yapar. Sadece iyi resim çizip, yanlarına konuşma balonu çizmek değil.

Sonuçta tek bir sayfada hem geçmişe (esir numarası, resim, flama ve bunların sembolü olan bisiklet) referans yapılıyor hem de geleceğe (yazarın babası ve annesine ve onların karekterizasyonlarına dair verdiği ipuçları ile ) ipuçları veriyor.

Bu sayfa ile ilgili burada bahsettiğim bazı şeyleri kendim zaten fark etmiştim fakat bazılarını da eser ile ilgili araştırma yaparken rastgeldiğim şu videodan öğrendim. İngilizce altyazılı bir bakın derim. Giriş sayfasındaki bu dahiyane kompozisyon belki her sayfada devam etmiyor fakat yer yer benzerlerini görüyoruz. Nitekim kabuğuna bakıldığında çizim olarak eften püften görünen bu eser esasen minimalist çizgi filmsi illüstrasyonu ve kompozisyonlu panellemesi ile dizayn açısından bir canavara dönüşüyor.

 

Peki eserin eksik yönler, hataları, gözden kaçan yönleri yok mu ? Var !


Eserin Günahları:

Ben ve görüşlerine son derece de güvendiğim Amerikan Dil-Kültür mezunu ve İngiliz Dil ve Edebiyatı üzerine de çalışmış olan sevgili ablam kitabı okuduktan sonra tartıştık ve onun söylediği bir şey dikkatimi çekti. “Sen ve ben bu kitaptan “Savaş kötüdür!” manasını çıkarttık ancak bunu okuyan daha genç bir okuyucu “Ah yazık Yahudilere , Almanlar kötüymüş.” manasını çıkarabilir” demişti. Ve eklemişti;  “Eserin finalde çok net bütünleyici bir mesajı var mıydı ?” … Gerçekten var mıydı ? Biraz bulanık açıkçası…


Tabi bunu demesindeki sebep bizim üstün zeka olduğumuz ve diğer okuyucuların kalifiyesiz olacağını düşünmesi değil. Fakat gerçekten yazarın hikaye anlatışı bu açıdan farklı anlaşılmalara ve inceden propagandaya yatkın denilebilir. Bunun sebebi de şu net bir şekilde hikayeyi bir genel bir mesaja ya da sona bağlamıyor olması. Hatta bunu bir söyleşisinde kendi de itiraf ediyor. Nitekim “Savaş kötüdür, taraflar kim olursa olsun!” gibi net ve genel bir mesaj verilmiyor. Sadece orada bazı insanların başka insanlara yaptığı anlamsız nefrete dayalı cani tavırları ve bunun doğurduğu kaos, açlık ve çaresizlik duyguları havada geziniyor. Büyük mesajı sizin söküp almanız gerek, bu da bu tarz hassas içerikler için biraz hassas biraz da politik bir yaklaşım gibi gelebiliyor…  Sadece bir kesimin diğerine büyük bir ayıbı var ve bu hiç bir şartta unutturulmamalı diye düşünüyor ki bunu da anlayabiliyorum ancak eser büyük resme bakma ve baktırma konusunda olayı çok fazla okuyucuya bırakırken, Soykırımın tarafları konusunda size pek bir şey bırakmıyor. Nitekim bu yazarın bir mesajı değil bir seçimi var…

Bir diğer sorun ise bu Yahudi – Nazi sorunsalını işleyen her film , dizi ve benzeri eserlerde gördüğümüz genel bir tavır sorununun burada da olması o da şu; Ruslar nerede ? Yani Nazi Almanyası’nın terörüne ve yayılımına bir son veren, Almanya’ya kadar gelip onları orada dahi baskı altına alan ve bu savaşa son veren Ruslar olmuştu. Pek çok Amerikalı Yahudi’ni yaptığı gibi Art Spiegelman’da tüm krediyi Amerika’ya veriyor ve sübliminal olarak Amerika’nın rahatlığından, özgürlüğünden sembolik olarak bahsediyor. Açıkçası bu eserin tarihi doğruluk ve gerçeklik anlamında en büyük yarayı aldığı yer burası. Rusların bir kez bile adı geçmiyor. Şimdi bir kitap yazıyorsunuz, yahudileri  ve amerikalıları nispeten el üstünde tutarken bunların ortak düşmanları olan Almanlar (Nazi Almanyası) (haklı olarak) öcü olarak gösteriliyor ve bir başka düşmanları Ruslar’ın ise adı bir kere bile geçmiyor. Bu da eserin aldığı Amerikan Yahudileri lobisi ağırlıklı ödüllerin açıklamasını yapıyor gibi.

Nitekim eserin daha geniş, daha büyük bir mesaj vermemesi ve tarihi gerçeklik açısından Amerika’yı savaşa son verme anlamında Rusya’nın önüne koyması hatta Rusya hiç yokmuş gibi davranması bu eserin en büyük eksileri yani günahları denilebilir.

Faremsi Yahudi çocukları ve kedimsi Nazi Askeri. 1940’lı yıllardan kalma çizimler.

Art Spiegelman ve onun eseri Maus adına bir diğer darbe de herkesin çok orijinal ve benzersiz bulduğu hayvanlaştırılmış, çizgi filmleştirilmiş illüstrasyon yöntemi sanıldığı kadar özgün değil, en azından fikir tamamıyla Spiegelman’ın üretimi değil. Savaş zamanında hayatta kalan sanatçıların, savaş esnasında yapıp süt şişelerinin içine saklayıp toprağa gömdükleri ya da başka yerlere sakladıkları ya da üzerlerinde saklamayı başarabildikleri çizim ve eskizleri ifşa etmeleri üzerine Varşova’da bir sergi yapılıyor. Akabinde Varşova Gettosu’ndan çıkan tüm eserler Yahudi Tarihi Enstitüsü Yayınları tarafından tek bir başlık altında “Getto Günlükleri: Varşova Gettosunun Gizli Çizimleri Arşivi” adlı bir albümde topluyorlar ve o albümde görülenler fikrin direkt Spiegelman’ e ait olmadığını kanıtlıyor. Almanların Kedi, Yahudilerin Fare ve Polonyalıların domuz olduğu illüstrasyonlar Spiegelman’ın bu kitabı yazmasından 40 sene öncesine dayanıyor.

İsterseniz bu duruma “Yazar gettolardan çıkan tarihi eserlere sanatsal bir referans sunuyor ve çok yönlülüğünü gösteriyor.” deyin. İsterseniz de ” Yazar, tüm esir yahudi sanatçılara ait olanı sessizce kendinin yapmıştır” deyin. İki türlü de büyüyü öldürdüğü ve negatif bir izlenim yarattığı kesin, en azından benim açımdan. Elbette bu devasa bir eksiklik değil, esinlenme ve sahiplenilmeler her daim yapılagelir ancak duruma göre kocaman bir artı olmadığı da kesin…

Son olarak ekleyeceklerim ise; eser öyle inanılmaz edebi ya da ağdalı bir dili yok yani literatürel açıdan yazıldığı ya da çevrildiği dillere çok şey katan bir yapım denilemez.  Ayrıca, yazarın bu eser için ayırdığı geniş zaman aralığını düşünürsek ( 1982-1991 yılları arası bu eserle uğraşıyor ilk cildi 1986 ikinci cildi ise 1991 yılında yayınlıyor) bu eksik bıraktığı ya da tembellik, bencillik yaptığı yerleri daha da göze batar hale getiriyor. Fakat bunu benim için eksi yapmaktan alı koyan şey ise işin panelleme ve senaryolaştırma kısmındaki sanatsal eforu ve başarısıdır.

Hatta bununla ilgili şöyle harika bir video var (ingilizce ve ingilizce altyazılı)


SONUÇ:

Evet, belli (ve kuvvetli) bir lobiye hitap etmesi ödüller ve benzeri konularda Maus’a bir torpil kazandırmıştır ve bu durum pek çok çizgi roman forumunda “Maus Harika mı? Abartı mı?” tartışmalarına sebep olmuştur. Şahsen ufak bir nebze dahi olsa işlediği konu ve arkasına aldığı lobi desteği ile yer yer abartılmış olabileceğini düşünüyorum. Fakat bu eserdeki dahice tarafı görmemek de ahmaklık olurdu. Ayrıca yazarın eseri yazarken sonlara doğru kafayı kırmak üzere olduğunu(delirdiğinden değil ancak mental olarak, aşırı empatiden psikokolojisinin bozulduğu kesin) söyleşilerinde de anlıyoruz. Nitekim beklediğimiz kapsayıcı mesaj dolu vede tedarikli sonu becerememesinin bir sebebi de (özellikle babasının ölümü sonrası) artık bu yükü kaldıramıyor oluşu olabilir.

Buna rağmen llüstrasyon seçimi ve minimalistlikteki başarısı ve kitabın yazılış süreci ile kitaba konu olan zamanları paralel götürmesi bu eseri “Bu benim propagandam” ibaresinden ziyade, samimice “bu benim hikayem” dedirtiyor ve ben de buna inanıyorum. Bu Vladek’in anıları ve Artie’nin hikayesi ve ben almam gerekeni aldım ancak eser olarak mükemmel ya da kritik geçirmez olmadığı da bir gerçek. Fakat her haliyle Maus bir klasik, Maus kült bir çizgi roman, Maus okunmalı. Ancak Maus akademik, objektif vede sarsılmaz bir tarih kitabı ya da üstün işçilikli dil anlatımı olan edebi bir eser değil. Fakat yalın dili, minimalist ve dahice ilüstrasyon tercihi ile sizden katarsisi alıp yerine gerçeğe en yakın şeyi veriyor.  Hoşumuza gider ya da gitmez. Rahatsız olduğumuz ve tanıklık ettiğimiz müddetçe, yazar başarmak istediğini başarmış oluyor. Ben de okuyucu olarak bir çırpıda okuyarak almak istediğimi almış oluyorum. Sonuç ? Bu iyi bir eser… Muazzam değil belki ancak, yeterince iyi… Klasik olacak kadar…

Puanlama: 86-89/100

 

 

1 YORUM

CEVAP VER

Lütfen Yorumunuzu Giriniz !
Lütfen İsminizi Girin