Ahlak, güç, inanç, hayranlık, anlayış ve daha fazlası… Aizen pek çok konu hakkında oldukça dikkat çekici şeyler söylemiştir. İnsanın, katılmasa bile, durup bir düşünmesine yol açar. Bu dedikleri içinden, özellikle Soul Society hakkında olanlar dikkat çekicidir. Onu kimi zaman incelikle, kimi zaman şiddetle eleştirmekte ve bir şeylerle itham etmektedir. Peki, bu dediklerinde ne kadar gerçeklik payı vardır?

“Bundan sonra ne geleceğini görmek istemiyor musun?”

Bleach’in Gerçek Düzeni ve Yhwach’ın “Gerçek” Dünyası​ yazısını okumuş olanlar, gelmek istediğim noktayı anlamıştır. Bu yazıyı anlamak için okunmasını kesinlikle tavsiye ederim. Birazdan diyeceklerimin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

Müziği açalım ve başlayalım. Tekrara almak isteyebilirsiniz.

“All of the Arrancar follow me… because they see me as fearless and the only individual who can actually bring forth the new world… the new future where you can belong. Without me, that dream can’t be fulfilled and without me the Gotei 13 will destroy you all… Do you see it now from my point of view?”

“Bütün Arrancarlar beni izliyor… çünkü beni korkusuz birisi ve yeni dünyayı getirebilecek tek kişi olarak görüyorlar… ait olduğun yeni bir gelecek. Ben olmadan, o rüya gerçekleşmeyecek ve Gotei 13 hepinizi yok edecek… Şimdi benim bakış açımdan görüyor musun?”

“Urahara Kisuke!!! Seni hakir görüyorum! Çok büyük bir zekaya sahipsin, neden eyleme geçmiyorsun?! Nasıl kendini o şey tarafından yönetilmeye layık görüyorsun?!”

“O şey mi? Ruh Hükümdarı‘nı mı kastediyorsun?”

“Anlıyorum… demek onu gördün. Ruh Hükümdarı’nın varlığı olmadan, Soul Society parçalanıp giderdi. Ruh Hükümdarı dingil taşıdır. Dingil taşı olmadan, şeyler parçalara ayrılır. Dünya işte böyledir.”

“Bu yenilmişlerin teorisi! Kazananlar her zaman dünyanın nasıl olması gerektiğinden bahsetmelidir, nasıl olduğundan değil!!!”

Yukarıdaki konuşma, serideki en önemli anlardan bir tanesidir. İlk kez, Soul Society’nin iç işleyişine dair, bu kadar derin bir diyaloğun gerçekleştiği zamandır. Aizen, yenilginin verdiği hezeyanla her zamanki soğukkanlı tavrını bırakmış ve içten bir şekilde Urahara’ya seslenmiştir.

Urahara’nın dingil taşı benzetmesi boşuna değildir. Dingil taşı, iki nesneyi birbirine bağlayan bir araçtır. Eğer o olmazsa, birbirine bağlanmış bu şeyler kopup, ayrılıp gider. Aynı, Urahara’nın dediği gibi. Ruh Hükümdarı olmadan, Üç Dünya düzeni (Hueco Mundo, İnsanların Dünyası, Soul Society) bozulacaktır.

İLK GÜNAH ve KÖTÜLÜK

İlk yazıda bahsi geçen ve Kendi Dünyandan Korkamazsın isimli light novel’da açıklanan bilgileri de göz önüne alarak, belli şeyleri daha net anlıyoruz. Ancak söyleyeceğim çoğu şey, bu light novel okunmadan da, seriyi dikkatle okuyan birisi tarafından yakalanılabilir.

Ruh Hükümdarı, İlk Günah ile oluşturulmuş bir mahkumdan ibaret. Ölümle yaşam arasında, Üç Dünya düzeninin var olması için feda edilmiş bir “tanrı”. Kendisi istemeden, zorla bu konuma hapsedilmiş. Soul Society’nin ve dünya düzeninin asıl yöneticileri, deyim yerindeyse bir eli yağda, bir eli balda olan Soylu Ailelerin başka bir kurbanı. Bu aileler, Ruh Hükümdarı’nı hapsetmeleriyle beraber, ölümün olmadığı tek dünya dönemini yok etmiş. Üç dünya düzenini başlatmış ve kendilerini onun en zengin, ayrıcalıklı noktasına koymuşlar.

Bu denklemin, doğal olarak, diğer bir parçası da Yhwach oluyor. Yhwach, düzeni alaşağı etmeye çalışan başka bir kişi.

Bleach’te bu iki kötü adamın, Aizen’in ve Yhwach’ın motivasyonu, tek bir kişi hariç bütün iyi karakterlerinkinden daha kuvvetli. Dünyayı anlama açısından onlarla aşık atabilek tek kişi Urahara’dır. Kubo gerçekten çok güzel bir denklem oluşturmuş. Aizen ve Urahara arasındaki tutumsal farklar zaten bariz fakat Yhwach ve onunla beraber “kaybolmuş bir geçmişin” işin içine girmesi, her şeyi daha da derinleştiriyor.

Yhwach, bu düzeni yıkmak istemesinde haksız değildi. Zaten yenilme nedeni de bu olmadı. Yhwach’ı, düzenin koruyucuları olan Shinigamiler değil, kendi halkı Quincyler indirdi. Okun yapıldığı madde Quincylerden geliyordu, oku yapan Quincy idi, oku atan Quincy idi, son darbeyi vuran Quincy idi. Bunu yapmalarının sebebi de, düzeni yıkmak istemesi değil, kendi halkına karşı umursamaz, onları sadece bir araç olarak gören davranışlarıydı. Yani, Yhwach’ın sonunu getiren şey amacı değil, ona ulaşmak için kullandığı yöntemler oldu.


ÜÇ BÜYÜKLER ve ÜÇ YAKLAŞIM

Bu üç adam, Bleach evreninin düzeni hakkındaki en bilgili üç kişiyi temsil ediyor (Bir kişi hariç). Bu yüzden, herhangi bir düzen hakkında üç farklı yönü temsil ediyorlar.

Aizen, düzenin kötülüğünü ve haksızlığını keşfeden, bu yüzden onu yıkmaya karar vermiş birisi. Ancak bunu özgeci sebeplerden ötürü değil, bencil nedenlerle istiyor. Bir devrim istiyor fakat bu devrim, bir diktatörü indirip, yerine başka bir tanesini (kendisini) geçirmeyi amaçlıyor. Aizen, sisteme karşı verilen şiddetli ve bireyci bir tepki.

“Bekleneceği gibi.”

Urahara, aynı şekilde düzenin kötülüğünü ve berbatlığını keşfetmiş başka birisi. Ancak varlıkların bu düzenle yaşamak zorunda olduğunu düşünüyor. Onun yaklaşımı iki türlü açıklanabilir. İlkinde, düzene boyun eğmiş olduğu söylenebilir. İkincisinde, düzenin temelinde kötülük olsa da, onu yıkmanın daha büyük bir kötülük getireceğini düşünüyor denebilir. İki şekilde de, Urahara sistemin varlığını kabullenmiş birisi. Aizen ve Urahara arasındaki fark ve Aizen’in yenilgisi sırasındaki diyalogları bundan kaynaklı. Urahara, dünyanın nasıl olduğundan bahsediyor. Aizen, nasıl olması gerektiğinden. Bu da, bizi üçüncü kişiye getiriyor.

Yhwach, düzenin kurulması için ezilmiş olması gereken grubun üyelerinden bir tanesi. Tekrar sahneye çıkıyor ve bir devrim yapmak istiyor. Silinmiş bir tarihe ve kimliğe ait bir kişi, düzenin var olması için yok edilmesi gereken şey. Yhwach ile bu düzen, beraber var olamaz. Bu yüzden sürekli savaş (veya savaşa hazırlık) içerisindeler. Quincylere Soul Society tarafından soykırım yapılması da bunu kanıtlayan başka bir olay. Eski düzenin üyeleri ve yeni düzenin koruyucuları bir arada var olamıyorlar. Birisi, diğerini yok ediyor. Olan biteni ahlak değil, güç belirliyor. Ahlak, bundan sonra, o anki hakim güce göre gelişiyor.


SOUL SOCIETY


Soul Society’nin şu ana kadar yaptıklarını bir düşünün.

– Üç Dünya düzenini, Ruh Hükümdarı’nı sonsuza kadar işkence içinde kalacağı bir forma indirgeyerek oluşturdular. Öyle ki, bu olay İlk Günah olarak geçiyor. Hatta bu İlk Günah’ı öğrenmek, Tousen’i Soul Society’ye ihanete itiyor çünkü adalet anlayışı kuvvetli birisi. Uğruna savaşmış olduğu düzenin kötülüğünü öğrenmek, onun üstünde çok büyük bir etki yaratıyor.

– Ichibe’nin en kötü durum senaryosu, Ruh Hükümdarı’nın yok olması durumunda, onun yerine Ichigo’yu geçirmekti. Hatta bu sebeple, Shunsui, Ichigo’nun arkadaşlarına “Ichigo geri dönmeyebilir,” lafını ediyor. Bir not olarak, Ichibe’nin bunu gayet normal bir şeymiş gibi sarf ettiği belirtilmeli.

– Eski dünyanın üyeleri olan Quincylere, bu dünyaya uymuyorlar diye soykırım yapılıyor. Bunun bir uzantısı olarak, Mayuri tarafından üstlerinde canlı deneyler de yapılıyor.

– Soul Society’de yaşayanların büyük çoğunluğu sefalet içinde. Shinigamiler, düzenin kaymağını yiyen kısma çökmüş ayrıcalıklı bir tabaka. Halkın büyük çoğunluğu berbat halde.

– Mayuri, ruh akışını korumak için, 28.000 kişiyi gözünü kırpmadan öldürtüyor.

– Vekil Shinigamileri gizlice izliyorlar ve her hareketlerini kaydediyorlar. Bunu, sözde onları onore etmek için verdikleri mühürlerle yapmaları da ayrı bir şiirsel adaletsizlik. Daha da ötesi var. Ginjou’nun arkadaşları, onu öldürmek için yollanan shinigami tarafından katledilince, Ginjou o shinigamiyi öldürüyor ve kaçak haline geliyor. Aşağıdaki kişiyi, dünyadan nefret eden ve Soul Society’den intikam isteyen birisine dönüştürüyorlar.

Fullbringer arkta, Ichigo’yu izlemek ve onun “doğru tercihi yaptığından emin olmak için” yollanan kaptanları ve teğmenleri hatırlayın. Soul Society’nin kötülüğü açığa çıktığında, düzene isyan etmeyeceğinden emin olmak için yollanmışlardı. Eğer Ichigo farklı bir karar verseydi, ne olacağını kim bilebilir?



Sistemin bir başka ama kesinlikle küçünsenmemesi gereken bir zararı daha var.

“Beni tanıdın mı?”


HOLLOWLAR

Ölüm diye bir şey yokken, doğal olarak ölüp Hollowa dönüşmek de yoktu. Üç Dünya düzeniyle beraber Hollowlar da oluşuyor ve insanlar ile ruhlara musallat oluyorlar. Bildiğimiz kadarıyla, Üç Dünya düzenini oluşturanlar ve Soul Society’nin yönetim kadrosu, sıradan kişileri umursayan tipler değiller. Bu ve aşağıdaki kavramı sürdürmek için işlenen diğer günahlar, Shinigamilerin Hollowları asıl avlama sebebini bize gösteriyor.


Ruh akışını sürdürmek.

Hollowlar, diğer ruhları yiyerek onları kendi bünyelerine katan canlılar. Çok çoğalırlarsa, diğer ruhları yemeleriyle Üç Dünya arasındaki ruh dengesini bozacak varlıklar. Bu yüzden düzenli olarak yok edilmeleri gerekiyor. Elbette, hiç bir zaman sonları gelmiyor çünkü ruh akışı, Hueco Mundo’ya (ve diğer dünyalara) sürekli yeni bir kaynak gelmesini sağlıyor. Zaten, Ruh Hükümdarı’nın var olmasının yegane amacı da, ruh akışını sağlamak. Bu da, beni daha önce söylediğim başka bir olaya getiriyor.


Olan biteni ahlak değil, güç belirliyor. Ahlak bundan sonra, o anki hakim güce göre gelişiyor.

Shinigamilerin sahip olduğu kod, düstur, görevlerinin kutsallığı vb. sonradan ortaya çıkan şeyler. Sisteme hizmet ederken geliştirdikleri yalanlar.

Tousen’i ihanete iten şey de bu değil miydi zaten? Kod, düstur, adalet kavramları üstüne hayat felsefesini kurmuş bir insan olarak, bunların birer yalandan ibaret olduğunu öğrenmesi, bütün karakterini değiştiriyor. İşin sonunda, düzenin başka bir kurbanı haline geliyor.

Kendi Dünyandan Korkamazsın light novel’ında öğreniyoruz ki, Aizen’in Tousen’i öldürme sebebi merhametmiş. Soul Society hakkında bildikleri, ihaneti ve bunun onda yarattığı karışıklık yüzünden, çaresizlik ve işkence içinde bir hayat sürdüreceğini düşündüğünü söylüyor. Bu yüzden, kendi anlayışında bir merhamet olarak onu öldürüyor.


GİZLİ DÖRDÜNCÜ

Bir kişi hariç, üç büyükler dışında kimsenin bu evren hakkında bu kadar bilgili olmadığından bahsetmiştim. Bu kişi, Ichibe’dir. Peki, Ichibe hangi tutuma denk geliyor?

Buna girmeden önce, Urahara’dan bahsetmek istiyorum. Urahara, bu düzeni koruma kararı almış olabilir fakat Aizen’le konuşmasındaki yüz ifadesinden, bundan pek haz almadığı belli oluyor. Daha çok, dünyanın kötülüğünü kabullenmek zorunda kalmış birisinin yüz ifadesi var. Ancak, Ichibe böyle değil. Ne Urahara, ne Aizen, ne de Yhwach… belki de hiçbiri, bu adam kadar kötü değil.

Bugüne kadar İlk Günah’ı öğrenen herkes, bu durumdan tiksintiyle veya en azından duygusal bir tepkiyle uzaklaştı. Aizen gibi birisi bile, bu durumdan tiksintiyle bahsediyor. Urahara gibi nötr kalmaya çalışan birisi bile, yüzünde rahatsız bir ifadeyle bundan bahsediyor. Light novel’da bunu öğrenen Harribel, dehşete kapılıyor. Her zaman kibarca konuşan Shunsui, kibarlığı bir yana bırakarak konuşmaya başlıyor. Ölümden oldukça korkan Yhwach bile, ölümün bu kaderden daha iyi olduğunu düşünüyor. Herkes, belli bir derecede tiksinti ve öfke yaşıyor.


Ichibe hariç. Onun umurunda değil.

Ichigo’yu yeni Ruh Hükümdarı yapma planı oluşturulurken, Shunsui, bu planı kabullenmiş olsa da, hiç hoşuna gitmiyor. Öte yandan, Ichibe’de hiçbir duygusal tepki oluşmuyor. Hatta bir yerde “Ichigo’nun sonsuza kadar konuşamayacak olmasının sıkıcı olacağı” hakkında şaka yapıyor.

Ichibe, Sıfırıncı Takım’ın lideri, Soul Society hiyerarşisinde bildiğimiz en yüksek konumda olan kişi. Soul Society’nin kuruluşundan beri var olan bir figür. “Gerçek Adı Seslenen Keşiş” gibi bir ünvanı var. Gücü, şeyleri isimlendirmek ve onların doğalarını belirlemek veya değiştirmek. Soul Society’deki her şeyi isimlendirmiş kişi bizzat kendisidir. Öldüğünde, adının seslenilmesiyle birlikte tekrar dirilebiliyor. Bu tarz aşkın güçleri, onun dışında sadece Yhwach, Ruh Hükümdarı ve kısmen de Aizen’de görüyoruz.

Kısacası, düzenin başından beri var olan, onun kurulmasında önemli bir rol oynamış, sürdürülmesini bizzat takip eden, bundan da hiç etkilenmeyen birisi. Böylece, dördüncü yaklaşıma geliyoruz.

Ichibe, düzenin kötülüğünü ve çektirdiği acıları bilen, bunları onaylayan birisi. Yeri geldi mi, kendisi de elini kirletmekten çekinmiyor ve düzenin devamını garantiliyor. Düzeni gönülsüzce savunan birisinin aksine, Ichibe onu olumlayan bir tavır takınıyor. Onun yarattığı zararlardan dolayı herhangi bir pişmanlık veya acıma emaresi göstermiyor. Düzenin kurbanlarına karşı tamamen duyarsız. Aynı zamanda, düzenin en üst noktalarında bir yerde ve onun getirilerinden nemalanıyor.

Ichibe, böyle bir şeyde herhangi bir haksızlık da görmüyor. Hatta, onun tavrını en iyi özetleyen şey savaştaki tutumudur. Sürekli gülümsüyor fakat oldukça sert bir şekilde saldırıyor. Birisini öldürmeye karar verdiğinde, çok daha mutlu olduğunu söylüyor. İlk başta Yhwach’ı rezil etmek istemeden yenmeye çalışmasında görüldüğü gibi (onun fiziksel ve ruhsal gücünü yarıya indiriyordu ki, tamamen rezil olmasın), düşmanlarına karşı ezici bir babacanlık sergiliyor.

“Güzel güzel doğranmak hakkında ne hissediyorsun?”

Ichibe gibi bir otorite ve düzen figürü için daha iyi bir tutum düşünülebilir miydi? Düzenin babacanlığına sahip fakat bu sadece, karşı tarafı, düzene karşı çıkanları ezmek için kullanılıyor. İşin arka planında, düzenin devamı için her türlü pisliğe bulaşılıyor.

Bir not olarak, Ichibe’nin her kötülüğün kaynağı olduğu veya bu düzeni tek başına sürdürdüğü düşünülmemeli. Ichibe’yu bu konuma getiren ve İlk Günah’ı işleyen kişiler, Soylu Ailelerin kurucuları. Soylu Ailelerin her türlü yasadan muaf olduğu da hatırlanmalı (tek bir istisna var, o da ihanet). Yani, kendisini bile görmediğimiz kişiler, bu dünyayı kurmuş ve yönetiyor.

BİR DİSTOPYA

Görüleceği gibi, Bleach’in hikayesi mutlu bitmemiştir. Bleach, bir distopyadır. Anlattığı hikaye, pek çok önemli temayı işlemektedir ve bunu yaparken, farklı bakış açıları ve yaklaşımlar sunmaktadır.

Peki, Urahara haklı mıydı? Düzeni yıkmak daha büyük bir kötülük mü getirir? Veya Ichigo’nun yaptığı gibi, içten yavaşça değiştirilerek, sonunda iyi bir noktaya varılabilir mi?

“Bilmiyorum.”

CEVAP VER

Lütfen Yorumunuzu Giriniz !
Lütfen İsminizi Girin